1. YAZARLAR

  2. Hakan Bahçeci

  3. Ana Ocağında Kavga
Hakan Bahçeci

Hakan Bahçeci

Yazarın Tüm Yazıları >

Ana Ocağında Kavga

A+A-

Ana Ocağı diye adlandırdığımız yer bizim için gözümüzü açıp, hayata attığımız ilk adımın tecrübesidir. Ana ocağı, terbiye edilmenin, kıvamında bir disiplinin, acıyla yoğrulup tatlı şeyler üretebilmenin ilk mektebidir. Binaenaleyh son mekteptir de.

            Şimdilerde “Ana Ocağı” namıyla ekranlarda bir yarışma programı yayınlanıyor. Hem de TRT1 logosuyla… Yarışma formatına göre dört şehirli kızımız şirin bir köy evinde annelerinin gözlerine girmek için uğraşıyorlar. Hediyesi de beşi bir yerde.

Hani şu bir grup insanın bir araya gelip hepsinin arasından birinci olarak kim çıkacak türünde bir yarışma… Issız bir adada yalnız bırakılanlar, kapı duvar bir evin içine hapsedilenler, tarzları ve sitilleriyle birbirlerine galebe çalmaya çalışanlar vesaire…

Bu tür yarışmaların yapımcılar için kazandırdığı parayı, izlenme oranlarını filan bu yazıda tartışacak değilim. Lakin bu yarışmaların neredeyse tamamının acımasız bir rekabet ve rakiplerin “özellikle” körüklenen bir kavga üzerine iş yaptığını görmezden gelemeyiz sanırım.

Bu tür yarışmaların ne kadar izlendiği ve ne kadar iş yaptığını söyleyenler az değil. Televizyon ve medya kafası ile bakıldığında amaca cuk oturduğu muhakkak ama hangi uzman hangi söz sahibi konu açılsa içeriğin zararlarından bahis açıyor. Her çok izlenen “iyi midir” sorusu cevapsız kalıyor nedense.

Ana Ocağı adlı yarışma da kendini bu tür yarışmaların akıbetinden kurtulabilecek gibi değil. Oysa tecrübeli, bilgili, neşeli yaşı büyükçe üç hanım, “anne” rolüne girerek yarışmacılara “kızlarına” köy hayatından küçük bir pencere açıyorlar. En iyi yufkayı kim açtı, toprağı kim çapaladı, çamaşırı en temiz kim yıkadı tarzında bu topraklara “oldukça uzak” işleri yaptırıp bilezik hediye ediyorlar. Hani şöyle bakınca hanım hanımcık şirin mi şirin eğlenceli bir aile programı…

Böyle şirin ve görece alternatif olabilecek bir yarışma programında en azından kavgasız gürültüsüz bir akış beklenemez mi acaba? Bu sorudan yola çıkarak şu meseleyi deşmek gerek belki de; neden her işimiz kavgayla neticeleniyor?

Yumruklarımızı sıkmış bekliyoruz hayatı. Başarmanın yollarından biri haline gelmiş karşıdakini ezmek, küçümsemek yok sayıp sindirmek… Altı üstü sanal bir yarışma programında bile kendi başarımızdan çok verilen okkalı cevaplar, dokundurmalar, sataşmalar iş yapıyor.

Kavga gereklidir elbet. Zorluklarla, zorbalarla, zalim ve zulümle, ipsiz sapsızla, yalan dolanla kavga edilir. Bu kavganın adına zaten mücadele denir. Şimdilerde biz bize dönüp, karşı karşıya gelip alan kapmak, ad yapmak adına giriştiğimiz kavgalar dalaşmaktan başka işe yaramıyor.

Kavgaya girmeyi herhalde bu kadar istemeyiz de neden kavga edenleri izlemek hoşumuza gider oldu acaba? Sözlerimiz acı ve keskin, bakışlarımız kin dolu, yumuşak huylu olmanın adı pısırıklık olarak konulmuşsa bu toplum nasıl hoş görüp hoş görülecek?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT