1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Önder Kutlu

  3. Bürokratik Mantık
Prof. Dr. Önder Kutlu

Prof. Dr. Önder Kutlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Bürokratik Mantık

A+A-

Kelime anlamı olarak ‘büroların gücü’ anlamına gelen bürokrasi, gücünü aldığı bilgiyi ve oturdukları ‘masaları’, ‘koltukları’ kullanmak suretiyle kendine bir ‘özgürlük alanı’ oluşturmaya çalışır. Yani, sürekli olarak kendi gücünü artırmaya çalışır. Buna idari bürokraside olduğu gibi, yargı bürokrasisi ve askeri bürokrasi de dâhildir. Bugün içinden geçtiğimiz sancılı süreç, aslında bürokrasinin sadece varlığını sürdürme mücadelesi değil, aynı zamanda gücüne güç katma çabasının bir tezahürüdür. Bir şekilde daha fazla gücü kontrol etmek isteyen ve birbiriyle ‘dayanışma’ halinde olan bir kitle ile karşı karşıyayız.

Hangi türden ve nerede olursa olsun bürokrasi bu saikle hareket eder. Ama tabii ki kuralımız şu: İşini düzgün yapan, bu söyleyeceklerimizi hak etmeyenleri istisna tutalım. Herkes aynı değil, ama genellikle böyle.

Askeri bürokrasi, gücünü artırma derdinde. Yargı bürokrasisi gücünü artırma derdinde. Bakanlık veya belediye bürokrasisi de öyle. Hal böyle olunca, bu bürokratlar dayanışma halinde olduklarında birbirlerinin ayıplarını örtmede de maharetlidirler. Yanlış anlaşılmasın Hz. Mevlana’nın ‘Başkalarının ayıplarını örtmede gece gibi ol’ öğüdünün ötesinde bir şey. Bu, kamu gücünü kullanırken ‘yetersiz’ ve/veya ‘kötü’ niyetli olanların korunması anlamında, yoksa ‘ayıbı gizleme’, ‘afişe etmeme’ anlamında değil.

Şimdi lütfen bütün bu açıklamalardan sonra ‘Türkiye’de durum nedir’ diye bir bakalım. Yargıdaki tartışmalar bundan başka bir şey değil. Yargıtay Başkanlar Kurulu ‘Yargı Yılı’ açılış toplantısını Barolar Birliği Başkanına tapulamışlar. Milletin temsilcisi Cumhurbaşkanı, Başbakan toplantıya katılmasın diye, Barolar Birliği Başkanını savunur durumdalar. Cumhurbaşkanı Erdoğan da haklı olarak soruyor: ‘Sen neyin başkanısın?’ Efendim, “Başkanlar Kurulu böyle karar vermiş”. “Barolar Birliği Başkanı savunma hakkının temsilcisi”ymiş! Peki, ya savunma hakkının gerçek sahibi millet ve onun temsilcileri ne olacak? Savunma hakkını kullanması gereken millete niçin söz hakkı verilmiyor? Mahkemeler ‘millet adına’ karar vermiyor mu? Demek ki bu konuda şüpheler var.

Bunlar dayanışma ruhuyla hareket eden ‘memur’ların tavrı. Yanlış anlaşılmasın memur önemli, ama görevini bihakkın yerine getirdiği, adaleti sağladığı zaman.

Aynı durum Emniyette de var. Birbiriyle ‘dayanışma’ duygusu içinde hareket eden ‘silahlı’ memurlar ‘milleti’ hiçe sayıyor. Aslında Yeni Türkiye’nin mücadele konusu da bu: Kimseye ayrıcalık tanınmasın! Bir trafik kazasına karışıyorsunuz veya trafikte ‘silahlı’ olduğunu öğrendiğiniz ‘sivil’ giyimli ‘memur’ hemen size ‘kimlik’ gösteriyor. Peki nerede?

Konya’da tabii ki.

Konya Emniyetinde görevli polis memuru size ‘kimlik’ gösteriyor. Ben, ‘polis memuruyum’ diyor. Yolunuzu kesiyor. Bana ne kardeşim polis memuruysan? Buna kim ‘dur’ diyecek?

Niye ben ‘kimlik’ gösteremiyorum? Niye, öğretmen ‘kimlik’ gösteremiyor. Neden acaba, esnaf ‘kimlik’ gösteremiyor? Niçin emekli ‘kimlik’ gösteremiyor? Geçtiğimiz hafta ABD’de patlak veren olaylar da bu nedenle ortaya çıktı. ‘Kimlik’ gösterme, kendini aşırı ‘önemseme’, milleti ‘umursamama’.

Tamam, kötü söz söylemeyelim, laf etmeyelim. Ama mesela diyelim, vatandaş gelip, aracınıza arkadan çarpsa, çarpan şahıs arabasından inerken orada tesadüfen bulunan ve olaya müdahale etmek isteyen resmi kıyafetli ‘memur’a ‘ben polis memuru recep’ diye kendini tanıtıp, kimliğini gösterse ve kaza raporunda siz yüzde yüz suçlu bulunsanız ne hissedersiniz? Veya Ramazan’da iftara yetişmek üzere aracınızla seyahat ederken, biri sizi aracıyla sıkıştırıp, korna çalsa, bununla da yetinmeyip yolunuzu kesip, yolun ortasına aracını durdurup, size kimlik göstererek gelse ve ‘dayı ailenin yanında seni rencide etmeyeyim’ diyerek size hakaret etse ne olur?

Ben şunu söylemiştim: ‘Allah sana, senden daha zalimini musallat etsin!’ Başka laf etmedim.

Belki yanlıştı, ama insanız sonuçta…

Bütün bunlar Konya’da oluyor…

Geçenlerde ‘sivil’ bir polis memuru trafik tartışması yüzünden Konya’da bıçaklandı. Kendisine geçmiş olsun diyoruz. Kimin suçlu olduğunu bilmiyorum. Yazmayı düşündüğüm yazımı da olayın sıcaklığı nedeniyle biraz geciktirdim. Belki o polisi ve yakınlarını ‘rencide’ ederim diye düşündüğüm için.

Ben olaya yukarıdaki açıklamalarım nedeniyle tersinden bakıyorum. Şimdi sakin kafayla düşünelim: Sivil bir polis memuru, trafikte tartıştığı başka bir aracın önünü niçin keser? Niçin ona ‘kimlik’ gösterir. Haydi, ‘resmi’ kıyafetli olsa neyse. Uzunca süre İdare Hukuku dersleri verdim. İdari işlemlerin zaman yönünden yetkili memur eliyle yapılması gerekir. Mesai dışında bir trafik memuru bir aracı durduramaz, tutanak tutamaz, ceza yazamaz. Aynen, yıllık iznini kullanan memurun işlem yapamaması, imza atamaması gibi. Sivil memur trafikte ‘yol kesip, kovboy’luk yapamaz.

Bunu Emniyette ya eğitim eksikliğine ya da memurların ‘aşırı’ güvenine bağlarım. Aynı ‘özgüven’ veya milleti ‘küçümseme’ ‘adam’ yerine koymama memlekette 17 Aralık sürecini başlatmak istemedi mi? Başbakana ‘kelepçe’ takmak istemediler mi? Konya’da bu problem var. Benim gözlemim yaşları 25 – 35 arası polis memur ya da amirleri arasında belli bir grup aşırı derece ‘özgüvene’ sahip. Konya’yı Texas sanıyorlar. Yol kesiyor, ‘terör’ estiriyorlar.

Şimdi biz yıllarca askeri suçladık, ‘askeri bürokrasi vesayetçi’ dedik ama diğer mesleklere hiç bakmadık. Polis yaparsa, savcı yaparsa, hâkim yaparsa asker de yapar. Bence, bunu belki başka alanlara da uyarlayabiliriz. Mesela YÖK, Selçuk Üniversitesinde vuku bulan cinayet olayı nedeniyle, Dekan’ın istifasını kabul etmedi. Bu kabul edilemez bir şey. Dekan kendisi de mağdur olabilir. Tamam. Ama mademki ortada idari yönü de olan menfur bir olay var, o zaman kurumun, öğrencilerin, mezunların ve genel anlamda Konya’nın menfaati için birileri istifa etmelidir. İstifa da kabul edilmelidir. Ne demek kabul etmemek? İstifa tek taraflı bir irade beyanıdır. Sonra, makam seçimle gelinen bir yer değil. Yani o göreve gelmek kişilerde bir hak oluşturmaz. Yoksa şahsın akademik unvanını elinde almıyorsunuz. Dekanlık süreli bir görev. Kişilerde kazanılmış hak oluşturan bir durum değil. Benim kanaatim YÖK ‘koruma’ saiki ile hareket etti.

Bürokrasi üzerine yazılar şunu söyler: Bürokratlar başka bürokratları ‘bugün ona yarın bana’ mantığı çerçevesinde korumak üzere hareket ederler. Bu nedenle birbirlerinin kusurlarını/başarısızlıklarını örterler, korurlar. YÖK, ‘Yönetici Sınıfı’ koruyor. Belki, bir gün kendileri de ‘korunmak’ zorunda kalacaklar. Ama asıl düşünülmesi gereken şu: Kurumu kim koruyacak? Üniversitenin itibarını kim koruyacak? Öğrencileri kim koruyacak?

İlkemizi tekrarlayalım, ‘Yeni Türkiye’de’ millet ve toplum öncelikli öge. Bunlar olmaması gereken şeyler. Ben ‘Yeni’ söyleminden bunu anlarım. Yoksa ‘üçüncü’ ligden yukarıya çıkamazsınız.

Birkaç gündür yollardayız. Ecdadımızın fethettiği toprakları geziyoruz. Seyahat notlarımızı sizlerle de paylaşacağız inşallah. Aynı ‘bürokrat’ tavırları Sırplar yapıyor, Hırvatlar yapıyor, Karadağlılar yapıyor. Elhamdülillah Kosova yapmıyor, Makedonya yapmıyor, Bosna Hersek yapmıyor.

Ama biz de yapmamamız lazım. Kim hane halkına, yani vatandaşına bu muameleyi yapar? Kim misafirine yapar? Kendini bilen yapmaz.

Bütün bunları genel manada ‘millete güvenmeme’ye bağlıyorum.

Ama ‘biz ne yapabiliriz’ diye de düşünmeden edemiyorum…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT