1. YAZARLAR

  2. Mehmet Toker

  3. Cinsiyeti Bozunca Ne Düzelecek?
Mehmet Toker

Mehmet Toker

Yazarın Tüm Yazıları >

Cinsiyeti Bozunca Ne Düzelecek?

A+A-

Günümüzde Siyonizm, sadece konvansiyonel silahları kullanmıyor veya sadece ekonomik ya da soğuk savaş unsurlarını da kullanmıyor. Megola İdea'ya giden yolda "gayri nizami harp teknikleri" dediğimiz düşmanı yıpratmak, moralini bozmak, kayıplar verdirmek, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik anlamda istikrarsızlaştırmak için her türlü yöntemi kullanıyor. Zira, Siyon İmparatorluğu'nu kurma adına ya da Mehdi/Mesih'in gelişini hızlandırma adına, bütün dünyaya özellikle müslümanlara bir savaş ilan etmiş durumda. Elbette sağda solda vakit kaybetmek yerine, merkeze hücum ederek bir an önce hedefine ulaşma psikolojisi ile de hareket ediyor. Merkezde de hedefini gerçekleştirmeye en büyük engel olarak Müslüman Türkiye Devleti'ni  (her ne kadar içimizdeki bazı gezi zekalı yobazlar "Türkiye laiktir, laik kalacak." diye zırvalasa da; Türkiye, bütün batının ve özellikle Siyonist Yahudi'lerin gözünde "Türkiye Müslümandır" ama Müslüman kalmamalıdır.) ve toplumunu görüyor.

Theodor Herzl'in İsviçre Basel'de 1. Siyonizm  Kongresin'de yapmış olduğu konuşmalardan hareketle, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir geçiş Devleti olarak planlandığını bile söyleyebiliriz. Ancak Theodor Herzl'in, siyonistlere göre erken ya da vakitsiz ölümü ve 1950'lerden itibaren Türk toplumunun kontrol dışına çıkması, planlarda farklı değişikliklere gidilmesine sebep olmuştur. 1947'de İsrail terör yapısının, devlet hüviyetini alması da bir anlamda hedefe ulaştık rehaveti doğurmuştur. Ancak bu rehavetten Siyonist Yahudi toplumu kısa süre içerisinde toparlanmış ve Megola İdea'ya giden yolda, yukarıda ifade ettiğimiz "gayri nizami harp" denilen bütün unsurlarıyla topyekün bir savaşa girmiştir.

Bugün ülke gündemimizde gayri nizami harbin bir argümanı olan ETCEP vardır. Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortaklaşa finanse edilen ve MEB Ortaöğretim Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen, Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi, 9 Eylül 2014 tarihinden itibaren 24 aylık bir proje olarak Batman, Erzurum, İzmir, Karaman, Malatya, Mardin, Samsun, Sivas, Şanlıurfa ve Trabzon illerinde 40 pilot okulda uygulanmıştır. Belirlenen okullar arasında 13 lise, 14 ortaokul, 10 ilkokul ve 3 anaokulu vardır. 40 okulun, 3 tanesi özel okuldur. Bu proje çocuklara, gençlere, kadın ile erkek cinsinin eşit olduğunu ve insanları kadın ve erkek cinsi diye iki farklı cins içerisinde değerlendirmenin yanlış olduğu fikri üzerine durmaktadır. Mesela bilim adamı ifadesi bile cinsiyet ayrımcı bir ifade olarak görülüp, bunun yerine bilim insanı gibi ifade kullanılması öğütlenmektedir. Bu projeyi uygulayanların veya fikir babalarının (pardon, "fikir babası" ayrımcı bir ifade oldu. Fikir anası da olmaz!)   İlkokuldaki okuma fişlerinde, "Ali top oyna, Ayşe ip atla" ifadelerinin cinsiyetçi ayrımcılık olduğuna varıncaya kadar, tabiri caizse şizofrenik bir saplantı içerisinde olduğunu görüyoruz. Bu pilot uygulamanın arkasından, bu projenin ülke geneline yayılması gerektiği ve Türkiye'nin cinsiyet eşitliği anlayışına ulaştırılması noktasında bütün okullarda uygulanması gerektiği sonucuna ulaşılmış. Peki bu proje göründüğü kadar masum bir proje mi? Mesela "britishcouncil.org" sitesindeki    -British Council mezkûrun ileyh projenin ortaklarından ve destekçilerinden birincisi-  tanıtım broşüründe,  pilot okullardaki öğrencilerin ETCEP hakkındaki görüşlerinden örnekleri şu şekilde sıralayabiliriz:  "Kadınların ve erkeklerin her şeyde eşit olduklarını öğrendim",  "herkesin özgür olduğunu ve kız ve erkeğin toplum içinde eşit olduğunu öğrendim", "cinsiyet ayrımcılığının gereksiz olduğunu öğrendim", "kalıplaşmış kavramların çok saçma olduğunu, aslında erkeklerle kadınların eşit olduğunu kavradım",  "atasözlerinde ayrımcılık olduğunu öğrendim"  vb. görüşler ifade ettiğine şahit oluyoruz. Dahası bu projede, cinsiyetin kişinin kendi isteği ile değiştirilebilir bir husus olduğu düşüncesi vurgulanıyor.  Sosyal medyaya yansıyan bir fotoğraf  karesinde "cinsiyetsiz tuvalet" levhasının bir okul tuvaletinin girişinde asılı olduğu görülüyor.  Galiba bu pilot okullardan bir tanesinde çekilmiş. Bu fotograf, tehlikenin boyutlarının nerelere ulaştığını görmemiz açısından daha açıklayıcı olabilir. Geçtiğimiz yıl, ODTÜ'de ortak tuvalet kullanımı konusunda basına yansımalar olmuştu. Bilimle gündeme gelmesi gereken bir üniversitemizin, böyle adiyane bir konuyla gündeme gelmesi çok daha enteresan bir durum.  Fakat bu ETCEP ile görüyoruz ki; ODTÜ 'deki bu absürdlüğün Türkiye'de yaygınlaştırılması isteniliyor. Okuyucularımın affına sığınarak; " ODTÜ 'deki bu cinsiyetsiz WC'ler de, acaba kız öğrenciler de pisuvarlara bevl ediyor mu?" diye sormadan kendimi alamıyorum. Hani cinsiyet eşitliği var ya o açıdan!... İlk başta, "ne var canım bunda" gibi düşünülebilir. Ancak, toplumu karaktersizleştirmenin yolunun taş taş döşendiğini görmüyorsak, çok fazla saf olduğumuz anlamına da gelir. Zira, son dönemlerde kadın gibi davranan erkeklerin,  kadınsı hareketler yapan, kadınsı giysiler, takılar kullanan, ruj, oje, allık vb. makyaj malzemeleri kullanan  erkeklerin, yada cerrahi operasyon ile cinsiyet değiştiren bir takım kimselerin, topluma bir rol model gibi de sürüldüğünü ve bu kimselerin sürekli gündemde tutularak, reklamları yapılarak, bir nevi özellikle erkek çocuklarının bunlara özendirilmeye çalışıldığını görüyoruz.

 2014 yılından sonra ülkemizde LGBT derneği'nin kurulduğunu ve birtakım gösterilerde "Lut Kavmi'nin çocuklarıyız",  "velev ki ibneyiz", "pornoma dokunma" türü ifadelerin olduğu pankartlar açıldığına şahit olduk. Belki 80 milyonluk ülkede bunları üç beş çapulcu olarak değerlendirip dikkate bile almadık. Ancak ETCEP  projesinde "British Council", "Koç Grubu" gibi destekçilerin, proje ortaklarının olması ve bu projenin eğitim yoluyla yaygınlaştırılmaya çalışılması öyle gösteriyor ki o yürüyüşlerdeki 3-5 serseri diye gördüğümüz bir avuç kesim, buzdağının görünen kısmıymış. Daha derin bir saldırı ile karşı karşıya olduğumuzu bugün çok daha net görmekteyiz. Proje uygulayıcıları,  kamuoyunu yanıltma adına güya bu projenin, "toplumda kadına karşı olan şiddeti önleyeceği" fikrini öne sürmektedirler. "Kadının statüsünün iyileştirilmesi" ve benzeri maskeler kullanılmaktadır. Ancak, Batı kültür ve medeniyetinin değerlerini kabul ettirmede aileyi, kadını toplumsal değişimin bir aracı olarak kullanmanın bugün yaşanan krizde payı fazladır. Batı kültür ve medeniyet değerlerinin, eğitim aracılığıyla bu ülke insanına kabul ettirilmek istenmesi, aynı bedende farklı iki beyin ya da iki kalp taşımaktan daha tuhaf ve yıkıcı sonuçları olan bir durumdur. Perde arkasındaki asıl amacın, kimliksiz, kişiliksiz, karaktersiz bir toplum ortaya çıkararak Siyon Devleti'ne giden yolun  önündeki en büyük engel olarak görülen, Müslüman Türkiye toplumunu bertaraf etmektir. Zira bu toplumun temel özelliği, ailesine, kadınına sahip çıkan erkeklerdir. Gerektiği zaman ülkesi için, vatanı için, bağımsızlığı için, çekinmeden can verebilen mertliğiyle, yiğitliğiyle nam salmış erkekler olduğunu onlar bizden daha iyi biliyorlar.  Ve yine gerektiğinde feministleşmemiş, Müslüman Anadolu kadınının eşinin yanında, arkasında sapasağlam bir kale gibi durduğunu ve eşine her konuda destek olduğunu da bizden  daha iyi biliyorlar. Buradaki eşitlik söyleminin aslında, Anadolu'da birbirine sarılarak ayakta duran, kadın ve erkek yaratılışta iki farklı cinsten müteşekkil aile yapısını bozarak, kadınla erkeği çatışmanın tarafları haline getirme anlayışı olduğunu görmemiz gerekiyor.

Kaldı ki, bize çağdaşlık ilericilik medeniyet ve kültür olarak sunulan bu proje yıllardan beri Kuzey ülkelerinde uygulanmaktadır. Eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliği projesini uygulamada en ideal ülkeler olarak sunulan İzlanda, Finlandiya, Norveç ve İsveç de uygulanan bu politikalar kadına dönük sorunlara temel'den bir çözüm sunmamıştır/sunamamıştır. Bu ülkelerde son 50 yılda boşanma oranları büyük ölçüde %100 üzerinde artmış buna karşılık evlenme oranlarında düşüş yaşanmıştır . Yine bu ülkelerde doğan çocukların yarıya yakını, bazı ülkelerde ise yarıdan fazlası, evlilik dışı beraberlikler sonucu dünyaya gelmektedir. Bir başka ifade ile bu bebekler yaşamlarına bir aileden mahrum olarak başlamak zorunda bırakılmaktadırlar. Boşanma oranları da göz önüne alındığında yaklaşık %50 ihtimalle aile ortamında dünyaya gelebilen bir çocuk için bile parçalanmış bir ailede büyümek çok yüksek ihtimaldir.  Görüldüğü üzere ülkemizde aile politikalarında çözüm olarak yaslanılan toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının uygulandığı ülkeler daha en temelde aile yapısı ile ilgili çok ciddi problemler yaşamaktadır bu ülkelerde anne, baba, çocuklardan oluşan aile yapısı yok olmak üzeredir.

Artık MEB' mızın, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımızın, Diyanet İşleri Başkanlığımızın, dostlar alışverişte görsün türü işlerle uğraşmaktan vazgeçip, toplumu dışardaki ve içimizdeki gizli/kripto Siyonistlerin elinden kurtaracak projeler üretmesi gerekiyor. Daha önceki yazılarımda da ifade etmiştim.  Biz müslümanız ve müslümanca düşünmek, yaşamak durumundayız diye... Bugün toplumsal anlamda çekmiş olduğumuz  bütün sıkıntıların temelinde, toplumda karşılaşmış olduğumuz meselelerin çözümünü kendi özümüzde, kendi içimizde çözmek dururken, hastalıklarımıza kendi reçetelerimizle çözüm bulmak dururken; kendimizi siyonist Yahudilerin kucağına teslim etmemiz yatmaktadır. Allah CC. Kur'an-ı Kerim'in büyük bir bölümünde Yahudi'lerden, onların karakterlerinden, onların, Allah'a ve kendi peygamberlerine bile ihanetinden bahsediyorsa, bu sadece bizim tarihi bilgimiz olsun diye değildir. "Ey Müslümanlar, uyanık olun, tehlikenin nereden geldiğinin farkına varın!" demek içindir. Şayet biz çözümü hâlâ dışarıda aramaya devam edersek, yakında tanıyamayacağımız bir toplum haline  geleceğimizi, üzülerek müşahede etmek zorunda kalacağız. Buradan karar alma pozisyonundaki bütün yetkililere seslenmek istiyorum;  şayet Allah'a ve Allah'ın insanlara son ve sonsuz mesajı olan Kur'an-ı Kerim'e inanıyorsanız; Bakara Sûresi : "İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine (Sözünün özüne uyduğuna) Allah'ı şahit tutar. Halbuki o düşmanlıkta en amansız olandır. ﴾204﴿ O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez. ﴾205﴿ Ona "Allah'tan kork" denildiği zaman gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır! ﴾206﴿. ayet-i kerimeleri ve Maide Sûresi:   "(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah'a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da "Biz hıristiyanlarız" diyenler olduğunu mutlaka görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar. ﴾82﴿."  ayet-i kerimeyi yeniden okuyup, alacağımız kararları bu anlayışla almamız gerekiyor. Yoksa 15-20 yıl sonra Siyon  Devleti'nin köleleri durumuna düştüğümüzde "eyvah!" deriz ama son pişmanlık fayda vermez.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

10 Yorum