1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Önder Kutlu

  3. Dış Politika ve İçeriye Yansımaları
Prof. Dr. Önder Kutlu

Prof. Dr. Önder Kutlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Dış Politika ve İçeriye Yansımaları

A+A-

Türkiye’nin son birkaç yıldır izlediği dış politika bazı çevrelerce acımasızca eleştirildi, eleştirilmeye de devam ediyor. İslam dünyası, Türk dünyası, Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika siyaseti mercek altında. Eleştiriler çoğunun iddia ettiği gibi ‘Arap Baharı’ ile değil, aslında 2003 Tezkere krizi sonrasında, yani Ak Parti iktidarı ile beraber başlamıştı. Yani Ak Parti’yi hep eleştirdiler; başından beri eleştirdiler. ‘Çuval’ krizi dediler. ‘Kıbrıs’ referandumu dediler. Dediler de dediler. Bunun altını çizmek lazım.

‘Olayları’ ve ‘dönemi’ tekrar hatırlarsak; Ak Parti içeride çok zor bir dönemde iktidara gelmişti. Türkiye tarihinde görülen en büyük ekonomik kriz olan Şubat 2001 iflası, gene belki İkinci Dünya Savaşı sonrası en büyük sarsılma olan 11 Eylül 2001 olaylarının hemen akabinde hükümete geldi. Yani, tam krizin ortasında. Buna vesayetçi kafaları ve anlayışları da eklersek tam bir sorun yumağı. Ama krizler fırsatlar da sunar. Büyük liderler ve akımlar büyük krizlerden sonra ortaya çıkar.

Çok şükür, ‘Türkiye bu krizi iyi değerlendirdi’ demek için çok kuvvetli gerekçelerimiz var.

Peki, neler bunlar? Bir defa dış politikada artık daha da düşemeyeceğiniz, altına inemeyeceğiniz bir eşik var. Nato üyesi, AB’ne üye olmaya çalışan, Avrupa Konseyi, OECD, Karadeniz İşbirliği Örgütü ve eski adıyla İslam Konferansı Teşkilatı gibi uluslararası örgütlere tam üye ve yüzünü Batı’ya dönen bir ülkenin mutlaka bir alt çizgisi olur. Onun altına düşmesine izin verilmez. Türkiye oradaydı. Bunu kritik dönemlerde görürüz. Mesela 1999 depremi sonrasında Bill Clinton’ın Türkiye ziyareti bunun göstergesi. Gene, 2001 krizi sonrası Kemal Derviş’in Türkiye’ye gönderilmesi, görevlendirilmesi bunun örneği. Türkiye gibi çok önemli bir ülkenin daha da aşağıya düşmesine izin ver(e)mezlerdi.

Birkaç gündür medya Ecevit’le Erdoğan’ın dünya liderleri ile olan temaslarını ve fotoğraflarını yayınlıyor. Haklı olarak, ‘ders’ alan, ‘nasihat’ alan bir siyasetçi portresi ile sadece ‘ders’, ‘nasihat’ vermekle kalmayan, ‘azarlayan’, ‘te’dip’ eden veren lider görüntüsü üzerine vurgu yapıyor.

Bunlar ülkemiz ve insanımız adına gurur verici şeyler. Birilerinin eleştirilerine kanmamak lazım. Türkiye çok değerli mesafeler kat etti. Son dönemlerde yoğunlaşan kartel medyası ile Paralel medya eleştirilerinden etkilenen ama samimiyetlerinden şüphe etmediğimiz çok kimse ‘acaba Türkiye Suriye, Mısır ve Filistin meselelerinde hata yaptı mı’ diyorlar.

Bence yapmadı. Nereden anladım? Geçen yazımda da belirttiğim gibi, iki haftadır ecdat hatırası Balkanları ve İtalya’yı karayolu ile dolaşma imkânı bulduk. Gerek oralardaki ikili temaslarımız gerekse gözlemlerimiz Türkiye’nin dışarıda itibarı çok yüksek bir ülke olduğunu gösteriyor. Pasaportunuzun bir anlamı ve değeri var. Ha, Sırp belki öfkeyle, kızgınlıkla bakıyor, ama Bosna, Kosova ve Makedonya sevgiyle. Ama mutlaka değerli.

Siyaset bilimci olmanın verdiği nosyonla temel sorumuz ve anlamaya çalıştığımız şey şuydu: Acaba Türk olmak, Türkiye pasaportu taşımak ne anlama geliyor? İtibar mı kazandırıyor, yoksa ‘eksiklik’ unsuru mu? Kuşkusuz itibar kaynağı. Nasıl olmasın ki? Gördüğü her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu, onursuzluğu eleştiren bir Türkiye var. Birleşmiş Milletleri eleştirebilen nadir ülkelerden. Herkesin harcı değil BM’i eleştirmek. O bir tabu, çünkü ülkelerin ve sistemin meşruiyet kaynağı olarak görülüyor. Eleştirilerin çıkış noktası İnsan hakları, özgürlük ve adalet. Kötülüğü sırasıyla eli, dili ve kalbindeki buğuzla bertaraf etmeye çalışan bir ülkenin vatandaşı olmak bence çok önemli. Gerisi teferruat.

Ülkeleri ve devletleri değerlendirirken, onların hangi seviyede gelişmiş/azgelişmiş olduğunu anlamak için söylenen genel bir söz vardır: ‘Azgelişmişlik zürafa gibidir, tarif edemezsiniz ama görünce hemen anlarsınız’. Hakikaten, gezdiğimiz, dolaştığımız ülkelerde bunu kolayca gördük. Fiziksel kalkınmanın ötesinde bir şeydir bu. Bulgaristan’da insanların muameleleri sorunlu; yollarında seyahat ederken içiniz çok ‘rahat’ değil. Ama bunu Slovenya’da hissetmiyorsunuz. İtalya’da görmüyorsunuz. Bosna’da, Kosova’da daha rahatsınız. Güveniyorsunuz.

Bu daha çok taşıdığınız ‘kimlik’le alakalı. Mesela Prizren’de sohbet ettiğiniz bir şahıs gözlerinden akan yaşlarla beraber: ‘Ülkemizle gurur duyun, Erdoğan’la gurur duyun ve sahip çıkın’ diyor. ‘Ülkemiz’ diyor. Haksızlığa karşı çıkan ‘‘tek Türkiye var’ diyor. Türkiye ‘Müslümanların’, ‘mazlumların’, tüm ‘insanlığın’ güven kaynağı olarak görülüyor. Nasıl hislenmezsiniz. Nasıl kendinize gelmezsiniz. Her yerde Osmanlı mührü var. Her yerde Türkiye sevgisi var.

Şunu hiç unutmamamız lazım: Balkanlardaki sevgi, Türkiye’nin sadece Balkan politikasına değil. Suriye’den hicret eden kardeşlerine kucak açan, Bulgaristan’dan vaktiyle sığınan soydaşlarına sahip çıkan, Somali, Sudan veya Arakan demeden adını duymadığımız, haritada yerini gösteremeyeceğimiz ülkelere, insanlara kucak açan Türkiye’nin, onun Cumhurbaşkanının, Başbakanının itibarı tabii ki yüksek olacak.

Bunu Obama da biliyor, Putin de, Merkel de. Balkanlara bakınca, Suriye’yi, Filistin’i ve Mısır’ı çok merak ettim. Hani Hz. Mevlana’nın Şems’le ilgili haber vermek isteyenlere verdiği hediyeleri andırır tarzda ‘Acaba’ dedim, Türkiye’nin Suriye duyarlığına, Mısır hassasiyetine, Arakan, Sincan kaygılarına coğrafi olarak tam da ters tarafta, ‘Balkanlarda bu yankı ve yansıma varsa, gerçekten Suriye’de, Filistin’de Arakan’da ne düşünüyorlardır, nasıl heyecanlanıyorlardır?’. Allah bilir.

Hükümetin Suriye, Mısır, Somali ve Filistin konularındaki tavrına yöneltilen eleştirileri ülke menfaatleri için haklı bulmadığım gibi, önyargılı olarak görürüm. ‘Büyük Ülke’ olmak, ‘büyük’ sorumluluklar getirir. Bu sorumlulukları üstlenmeden ‘büyük’ olunmaz; belki ‘iri’ olunur.

Suriyeli kardeşlerimize sahip çıkmazsak, Mısır’da zalim, kukla Sisi’ye tepki vermezsek, İsrail’i lanetlemezsek ‘büyük’ olamayız. Ben böyle düşünüyorum.

Fiziksel kalkınma konusu da aynı. Pörsümüş, eskimiş, ‘makyajları’ dökülen Bulgaristan Avrupa Birliği üyesi yapılıyorsa; ilişkileri ‘sorunlu’ Hırvatistan AB üyesiyse, yakında da Sırbistan’ı alacaksa, bu AB de olmaz olsun. Öyleyse diyorum, AB bir kulüp. Hristiyanlardan oluşan. Bulgaristan’da rüşvet o kadar yaygın ki, yolları o kadar kötü ki, insanı o kadar kötü niyetli ki, bize ileri sürülen gerekçelerin tamamı zırva. Onlara öyle, bize böyle. Türkiye’nin hiçbir yerinde göremeyeceğiniz manzaralar Bulgaristan’da ve bu ülke 2007 yılında AB üyesi yapılmış. Pes!

Bütün bu düşünceler beni gündemin ana konusuna, ‘paralel’ meselesine getiriyor. Allah bunlara ‘müstahak’ olduklarını versin diyorum. Birinin Pensilvanya’da ‘ağlaya-sızlaya’ yaptığı ‘konuşma’lar beni tiksindiriyor. Bunlara hala kanan, inananlara karşı da artık iyi gözle bakmıyorum. Bu konuyu da unutmamalı, unutturmamalıyız. En büyük tehlike bu, çünkü bunlar ‘eğitim’, ‘din’, ‘dil’, ‘kültür’ diyorlar. Yani daha tehlikeli: Pirincin içindeki, ‘beyaz’ taşlar.

Ne demişti adını zikretmek istemediğim Todays Zaman yazarı: ‘Hükümetle karşı karşıya geldiğimiz üç temel konu var: AB konusunda isteksizliği, İsrail’e olan duyguları ve genel anlamda Batı’ya yaklaşımı’.

Ben bu ‘adam’ların tam karşısındayım. AB’ne tavrımız, İsrail’e eleştirilerimiz ve Batı’ya bakış açımız ‘paralelcilerle paralel olmasın’ diyorum.

Nihai kelam, Türkiye dış politikada iyi yolda. Bunu ülke dışına çıkınca daha iyi anlıyorsunuz. Suriyeli muhacirlerden kaynaklanan küçük, yerel problemler olabilir; İsrail’i eleştirilerimiz ekonomik olarak kısa vadede zarar verebilir ama orta ve uzun vadede maddi ve manevi getirileri çok daha fazla olacaktır, diye düşünüyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT