1. YAZARLAR

  2. Doç. Dr. Fatih Mehmet Öcal

  3. FED KARARLARI VE SONRASI
Doç. Dr. Fatih Mehmet Öcal

Doç. Dr. Fatih Mehmet Öcal

Yazarın Tüm Yazıları >

FED KARARLARI VE SONRASI

A+A-

FED’in ne kadar baz puan faiz artırımı uygulaması başlayıp başlamayacağına karar vereceği Aralık ayının on beşi, on altısı geldi, çattı. Pek tabi ki tüm dünya olmak üzere özellikle de gelişmekte olan ülkeler, kendi ekonomilerinin para ve maliye politikaları bakımından uygun pozisyon almalarını sağlamak ve FED kararlarının olumsuz etkilerinden en az hasarla kurtulmak için ABD ekonomisi verileriyle Yellen’in yapacağı açıklamaları dikkatle takip ediyor. Zaten küresel ekonomik büyümenin yavaşlama sürecine girmesi, gelişmekte olan ülkelerin yapısal sorunlarını (işsizlik, enflasyon, durgunluk, istikrarsız büyüme) çözme uğraşı içinde mücadele etmesinin yanı sıra, gelişmiş bölgelerin (EURO Bölgesi) ve ülkelerin de (Japonya) piyasalarını canlandırmak için uygulamaya koydukları ekonomi politikalarından beklenen sonucu alamaması; son birkaç yıldır düzelme sinyalleri veren, günümüz itibariyle dünya ölçeğinde kapsadığı ticaret hacmi ve etkileme çapının büyüklüğü bakımından bir numaralı aktörü olan ABD ekonomisini ve onun assolisti konumundaki FED’in kararlarını, herkes için önemli kılıyor. Dünyanın küresel büyüme hızının düşme trendini sürdürmesi, sorunları farklı olsa da gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin istikrarlı bir ekonomi ortamı oluşturamamaları ivmesi devam ettiği müddetçe, FED kararlarının önemini koruma süreci devam edecektir. Konuya ters açıdan bakarsak, FED kararlarının önemli olması demek, küresel ölçekte tüm ülkelerin ekonomik sorunlarının devam etmesiyle aynı anlamı ifade ediyor.   

          Yellen’in ABD ekonomisine güven duyduğu anlamına gelen ifadeler kullanması ve son açıklanan verilerin (özellikle istihdam) iyimser kabul edilebilecek nitelikte göstergeler olması, faiz artırımına geçileceği ihtimalini güçlendirdi. Bu sinyali alan ülkeler ve piyasaları, 16 Aralık sonrası ortaya çıkacak resmi, en optimum biçimde fiyatlamaya çalışıyorlar. Çünkü en genel olarak FED sonrası küçük oranlı ve kademeli olacağı ifade edilse bile faiz artırımına gidilmesi güçlü bir senaryoya göre, doların büyük bir kısmının güvenli liman olarak görülen vatanına döneceğini işaret ediyor. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesinin, ABD dışında kalan ve yüksek kar peşinde koşan küresel sermaye miktarının azalması nedeniyle kıymetinin, fiyatının artacağının yani faiz oranlarının yükseleceği sonucunu da beraberinde getireceği beklenmelidir. Gelişmekte olan ekonomilerin önemli bir kısmının cari açık vermeleri, cari açığında ülkeleri dış borçlanmaya gitmek zorunda bırakması, FED’in alacağı kararların önemini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu sonucun etkilerinin devamı olarak da gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek faiz oranlarıyla borçlanmak zorunda kalacakları, bunun ise iç ekonomilerinde temel mal ve hizmetlerin fiyatları ile vergi oranlarını artıraacağı, bununda enflasyon sarmalına yol açacağı anlamına geliyor. Enflasyon oranının yükselmesi her ekonomi için tüm sorunların anasını, çıkış noktasını oluşturur. Yüksek enflasyon adaletsiz gelir dağılımı, hızla zengin olma hevesiyle istihdam ve toplam talebi artırmayan kısa dönemde yüksek gelir elde etme amaçlı spekülatif alanlara (altın, emlak, döviz) yatırımların artmasına yol açarken, doğrudan yerli ve yabancı yatırımların azalmasına yani reel ekonomi alanının daralmasına, bu sürecin uzaması ise siyasi istikrarsızlığı tetikleyerek iktisadi ve sosyal sorunları hızla artması sonucunu doğuruyor. Dünyanın diken üstünde durmasının, FED’i dikkatle takip etmesinin altında yatan gizemin nedeni, yukarıda örneklemesi verilen senaryonun gerçekleşme ihtimalinin yüksekliği.

             Tüm ülkeler, buna ABD’de dahil, küresel ekonominin genel gerçekleri altında karar vermek zorunda kaldıklarını kabul etmeleri gerekiyor. Ancak o zaman her ülke, kendi ekonomik realitelerine göre en uygun kararı verebilirler. Çünkü ülkelerin ekonomik yapıları, sorunlu ve olumlu tarafları;  Çin’in dış ticaretinin zayıflaması, EURO Bölgesinin beklenenden düşük düzeyde büyümesi, Japonya’nın resesyondan kurtulma çabalarını sürdürmesi gibi birbirinden farklılıklar gösteriyor. Böyle farklı sorunlara bütüncül makro ekonomi politikalarının uygulanmasının, bölgesel ve küresel ekonomiyi ayağa kaldıracak etkiler yapamayacağının, siyasetçilerle ülkelerin ekonomi sorumluları tarafından, en azından ülkemizin siyasetçileri tarafından artık anlaşıldığına inanmak istiyorum. Ülkemizle ilgili açıklanan ekonomi verileri genelde pek iç açıcı değil. TÜFE’nin, işsizlik oranının düşürülememesi, acilen uygulanması gereken ekonomik, sosyal ve hukuki reformların uygulanmaya geçirilmesindeki belirsizliğin devam etmesi, düşen enerji fiyatlarına rağmen yıllık bazda hala cari açığı kapatamamamız, açıklanan üçüncü çeyrek büyüme oranının abartılmasına rağmen imalat sanayine değil de tarım ve iç tüketime dayanması, Rusya merkezli (Suriye, Kuzey Irak) dış ilişkilerin ekonomimizi derin boyutta ve uzun bir süre daha etkileyeceğinin anlaşılması, bunların üzerine bir de “64. Hükümet Eylem Planı” ile açıklanan reformların nasıl uygulamaya geçirileceğinin net olarak anlatılmayıp genel ifadeler kullanılması ve olası etkileri görmezden gelinerek adeta seçim öncesi vaatlerin yerine getirilmesi konumuna büründürülmesinin, ülkemiz adına endişelenmemiz için yeterli olduğunu düşünüyorum. Temennim ülke olarak, bu girdaptan başarıyla çıkmamız.

          Soru: Deflasyonist ortamda reeskont oranı yükseltilir mi? Neden?..

          Sözün Gözü: İhanet etme, ne edersen et.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT