1. YAZARLAR

  2. Hayrettin Atak

  3. Karpuz medyası…
Hayrettin Atak

Hayrettin Atak

Yazarın Tüm Yazıları >

Karpuz medyası…

A+A-

Paralel’in saldırı organı “karpuz medyası” bize “havuz medyası” iltifatı buyurmuş. “Karpuz” deyince dışımız acı ama içimiz tatlı diye sevinir mi, mutlu olur mu bilmem bu cenah ama yine de kafiye olarak hoş durdu. Hakaretlere hakaretle karşılık vermek de istemiyorum bugün. Ama yazmadan geçmek de insafsızlık olur. Çekirdeğe çiğdem, simide gevrek diyerek İzmir’in kurtuluşunu kutlayanların;  bütün iyi şeyleri kendilerine, bütün kötü şeyleri “karşısındakine”  yontanların; zamana ve duruma göre şekil alabilenlerin geçirdikleri siyasi evrime şahit oluyoruz aslında.

Sadece kendi gibi düşünmüyor diye insanları yaftalamak ne kolay. Emperyalist Batı’ya, Putperest Doğu’ya, Hinduist zulme, Yamyam Afrikalıya, Putperest Ortaçağa, Sürrealist Modern Çağa hatta Eşcinsellerden Cinsel sapkınlara kadar herkese gösterilen müsamahanın, Müslüman mahallesindekiler için esamisinin okunmamasına alışığız 40 yıldır.

Karşısında duran insanların samimi olabileceğini düşünememek ne kadar acı. “Güzel gören, güzel düşünür” nerede kaldı. Hangi kinle anlatabilirsiniz ki bu ve buna benzer çirkin yaftalamaları. Gerçi bazı insanların size yakıştırdığını bazen ömrünüz boyunca göğsünüzde bir iltifat nişanı gibi taşırsınız bazı insanların iltifatlarını da ömrünüz boyunca boynunuzda utanç tablosu gibi taşırsınız o ayrı.   

Neyse önce bir parantez açıp sonra asıl konuya gelmek gerekirse;

- “Gittiğiniz yerlerde Nehy-i ani’l-münker” yapacaksınız. Bu devrin münker’ide Abdülhamit’tir. Millete ondan sakınmanın yollarını göstereceksiniz.” diyen Mustafa Sabri de,  “Otuz üç yıl gölgesinden korkan bir ördek,  Korkuttu bizi Şeriat diyerek” mısralarıyla Abdülhamit’i tahkir eden Mehmet Akif de, Şeyhülislam’ın hastalığını ileri sürüp hal’ fetvasını yazamayacağını söylemesi karşısında, “Ben yazarım” diyen Elmalılı Hamdi de hali ıslah davasındaydı. Nede Bediüzzaman’ın İstanbul sokaklarında  “zalimler için yaşasın cehennem” diye bağırdığı kişinin Abdülhamit olması kötü niyetinin bir göstergesiydi. Fakat hiç birinin iyi niyeti, “hikmet-i hükümet”ten mahrumiyetlerinin yol açtığı tahribatı önleyemedi. Ne Filozof Rıza gibi kendilerini sarahaten levmetmeleri ne de gizli gizli ağlamaları Sultan Abdülhamit’in gidişiyle durdurulan Medeniyet’i geri getirebildi–

Şimdi umutlarımız var. Birilerinin elimizden almaya çalıştığı umutlar. Hatta şu an tüm ümmetin tek umudu var; Yeni Türkiye. Bu umudu almak isteyenler var milletin avuçlarından, mazlumların hülyalarından… Ve ne yazık ki bunların en başında siz varsınız… Durduğunuz yere dikkat edin; durduğunuz yeri göremiyorsanız, ilk günden bu yana kimlerin yanında olduğunuzdan yola çıkın.

Esaretliklerini tek zenginliği zannedenler için, dışarı çıkıp güneşi görme vakti.

Allah’ın ipine sımsıkı sarılma vakti; Evet karpuz medyası, siz 40 yıllık duruşunuzda ne kadar samimiyseniz, 300 yıllık esaret hayatı yaşayanlar çok daha samimidir davalarında.  “Allah sevgisi ve korkusu davası”. Sizin oluşturduğunuz algı yönetimiyle yazılmıyor karşımıza çıkacak Münker - Nekir soruları. Unutmayın! Kendinizi Hüseyin-i bir Kerbela cihadındaymış gibi görüyor olmanız, ne sizi Hüseyin yapar ne karşınızdakini Muaviye. 40 yıl zulme sessiz kalıp, çıkarlarınız söz konusu olduğunda bu kadar hırçınlaşmak ne sizi Bediüzzaman yapar, ne karşınızdakini Abdülhamit. Daha önceden dünyanın en akıllı dış yönetimine sahipmişiz de sonradan bozulmuş gibi algı oluşturmak, ne sizi dürüst yapar yapar ne karşınızdakini samimiyetsiz; Dünyanın en modern ülkesinin yaşayanlarıymışız da birileri bozmuş gibi yapmanız ne sizi gazeteci yapar ne karşınızdakini siyasetçi. Herkes hak ettiği değeri görür ve hak ettiği hayatı yaşar, hiç merakınız olmasın.  

Durduğunuz yere bakın, tüm soruların cevabını bulacaksınız. Siz kimsiniz, biz kimiz…

40 yıllık gerek toplumsal gerek bireysel hayatımızda büyük değişimler oldu. Her şey teknolojiye esir düştü. Değişime uğradı. Ama karpuz tarımı hala 40 yıl önceki gibi. Elle harman oluyor, elle kucaktan kucağa fırlatılarak kamyona doldurulup, kucaktan kucağa pazar tezgahına indiriliyor. Eve gelince aynı bıçakla kabuğu kesilip aynı bıçakla doğranıp sofraya geliyor. 40 yıl öncesi gibi. Hiç değişmedi yani. Buna ne güzel işte “nostalji” yapıyoruz diye sevinenler olur mu? Durup dururken sevindirmeyelim…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT