1. HABERLER

  2. DÜNYA

  3. Latin Amerika Trump’tan ne bekleyebilir?
Latin Amerika Trump’tan ne bekleyebilir?

Latin Amerika Trump’tan ne bekleyebilir?

ABD’nin, arka bahçesi kabul edegeldiği Latin Amerika'da hükümetlerin doğrudan askeri müdahalelerle olmasa da uyduruk yolsuzluk iddialarıyla devrilmesini önceleyen politikalardan kolay kolay vazgeçmeyeceği anlaşılıyor.

A+A-

Amerika Birleşik Devletleri’nin Latin Amerika’ya yönelik politikasını, bir Cumhuriyetçi olan Başkan James Monroe’nun adıyla anılan yaklaşık iki yüzyıllık doktrin oluşturuyor. Monroe, 2 Aralık 1823’te Kongre’de yaptığı konuşmada, ABD’nin, sömürgesi olmaktan kurtulduğu Avrupa’nın bir daha kendi içişlerine karışmasını kabul etmeyeceği gibi, Amerika kıtasındaki diğer bağımsız devletlerin içişlerine karışmalarını da kendisine yönelik düşmanca bir eylem olarak niteleyeceğini açıkladı.

Bu doktrin ilk planda belki Washington’un, bağımsızlığını kazanan Latin Amerika ülkeleriyle birlikte Avrupalı sömürgecilere karşı dayanışma içine girmesi demekti. Ama bu dayanışma ya da daha açık bir ifadeyle Latin Amerika’nın Washington’un himayesine girmesi, zamanla bu ülkeler üzerinde, Yeni Kıta’nın en güçlü devleti olarak ABD lehine bir tür “vesayet” sistemi kurulmasının da yolunu açtı. Nitekim bir başka Cumhuriyetçi Başkan Theodore Roosevelt 1904’te Kongre’de yaptığı konuşmayla, Monroe doktrinine resmen yayılmacı bir içerik (Corollary to the Monroe Doctrine) de kazandırmış oldu.

Roosevelt’in mimarı olduğu yeni Latin Amerika politikası (Big Stick), bölgedeki ülkelere sopa gösterilerek Washington’un isteklerini sert güç kullanmaya gerek kalmadan yapmalarını sağlamaktan ibaretti. Ama uygulamada sopa göstermek yeterli olmadığından olsa gerek, ABD ekonomik krize (hatta 1933 yılına) kadar, bazı bölge ülkelerine (Meksika, Haiti ve Nikaragua) askeri müdahalede de bulundu. Ardından Demokrat Başkan Franklin D. Roosevelt dönemi ile birlikte ‘iyi komşuluk’ ilişkileri devreye girdi ama bu politika çok da uzun sürmedi. Savaş ertesinde şekillenen ideolojik çift kutuplu dünya, ABD’nin Monroe doktrinini en müdahaleci yorumuyla uygulamasının yolunu açtı.

ABD’nin ideolojik savaştaki ilk müdahalesi, Fidel Castro’nun Küba devrimine karşı gerçekleşti. Demokrat Başkan John F. Kennedy döneminde, sürgündeki Kübalıların Domuzlar Körfezi’ne (Playa Giron) gerçekleştirdiği çıkarma ve işgal girişimine askeri destek verildi. Washington bundan sonraki dönemde de Latin Amerika ülkelerinde sadece devrimle (Nikaragua) değil, ayrıca seçimle (Şili) de iktidara gelen sol hükümetlere karşı, Moskova eksenine kaymalarını önlemek gerekçesiyle, CIA ve diğer gizli servisleriyle kanlı askeri darbeler düzenledi, faşist hükümetler ve diktatörlükler kurdurdu. Cumhuriyetçi Başkan Ronald Reagan döneminde Nikaragua’da olduğu gibi, rejim karşıtlarını askeri olarak destekledi. Hatta bu nedenle 1986’da Lahey Adalet Divanı tarafından mahkûm da edildi. ABD’nin Sovyetler Birliği (SSCB) yıkılıncaya kadar, Latin Amerika ülkelerine yönelik siyasi ve askeri müdahaleleri o kadar çok ki hepsini özetle aktarmak bile mümkün değil.

Monroe doktrini bitti mi?

Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte Sovyet bloğunun çökmesi, 90’lı yıllardan itibaren Washington’un bölge ülkelerine ideolojik gerekçelerle müdahalelerini azalttı belki ama hiçbir Amerikan siyasetçisi 18 Kasım 2013’e kadar Monroe doktrininin sona erdiğine ilişkin bir açıklama yapmadı. O tarihte ise Demokrat Dışişleri Bakanı John Kerry, Amerikan Devletleri Örgütü’nün (OEA) Washington’da yaptığı toplantıda açıkça “Monroe doktrini bitti” dedi ve bundan böyle hükümetinin bölgede ortak çıkarlara dayalı ikili ilişkiler geliştirmekten yana olduğunu vurguladı. Çoğunluğu Cervantes’in dilinde konuşan muhataplarına hoş görünmek için de bu yeni politikayı İspanyolca “La unión hace fuerza” (Birlik güç getirir) sözleriyle vurguladı.

Başkan Obama’nın, esasen Cumhuriyetçilerin hayata geçirdiği ve “Big Stick” politikasıyla daha da sertleştirdiği Monroe doktrinine son vermek istemesi olumlu bir gelişme olmakla birlikte, Demokratların neden bu kadar beklemiş olduğunu da açıklamıyor. Cumhuriyetçi başkanlar döneminde Latin Amerika’ya müdahalelerin en sert örneklerine rastlandı belki ama Demokratların “Latin Amerika ABD’nindir” anlamına gelen “Amerika Amerikalılarındır” düsturuna temelden karşı olduklarını söylemek hiç kolay değil.

Amerikalı strateji uzmanı gazeteci Wayne Madsen, John Kerry’nin söz konusu açıklamasının gerçeği yansıtmadığını söylüyor. Madsen “Monroe doktrini Obama doktrini oldu” (Monroe Doctrine becomes the Obama Doctrine) başlıklı yazısında özetle ABD’nin Obama ile Latin Amerika’ya müdahaleden vazgeçmediği, sadece yöntem değiştirdiği görüşünü savunuyor. Söz konusu olan Monroe doktrininin sadece yeni sürümü, yeni bir politika değil.

'Beyaz eldivenli darbe'

ABD’nin Latin Amerika politikası hakkında Şili asıllı İspanyol Profesör Marcos Roitman Rosenmann’ın da benzer bir görüşü var. SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte, Latin Amerika’da askeri darbelerin sona erdiği, nispi bir sükûnet döneminin yaşandığına işaret eden Profesör Roitman’a göre, ABD ile bağlantılı küresel güçler ya da çok uluslu şirketler, uluslararası banka ve kuruluşlardan oluşan Troika, Madsen’in söz ettiği yeni kuşak darbeleri çoktan başlatmış bulunuyor. “Karanlık Zamanlar” (Tiempos de Oscuridad) başlıklı kitabında, yeni kuşak darbeleri “beyaz eldivenli darbe” (golpe de guante blanco) olarak adlandıran Roitman, psikolojik savaş ve medya silahını kullanan bu darbelerin hedefinin, düşman ülkelerin siyasi ve ekonomik istikrarını bozmak olduğunu vurguluyor.

Profesör Roitman’a göre, beyaz eldivenli ilk darbe, Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush döneminde, Venezuela’da Chávez rejimine karşı 2002’de sahneye konuluyor ama bilindiği gibi başarıya ulaşamıyor. Burada altının çizilmesi gereken husus, yeni kuşak darbelerin ilk örneğinin Demokratlar değil Cumhuriyetçiler tarafından uygulamaya konulmuş olması. Bu darbeyi, 8 Kasım’da Demokratların başkan adayı olan, dönemin New York Senatörü Hillary Clinton coşkuyla desteklemiş olmakla birlikte, yeni kuşak darbelerin Demokratlara özgü bir yöntem olduğunu söylemek de çok kolay değil.

Bununla birlikte, yeni kuşak darbelerin diğer örneklerine Obama döneminde rastlandığı da bir gerçek. Bunlardan ilki Bayan Clinton’un Dışişleri Bakanlığı döneminde, Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya’ya karşı 2009’da düzenlenen darbe. İkincisi de yine Bayan Clinton’un bakanlığı döneminde, Paraguay’ın karizmatik Devlet Başkanı Fernando Lugo’nun Kongre tarafından 2012’de görevden uzaklaştırılması ki Latin Amerika’da ilk “Meclis darbesi” olarak biliniyor. Üçüncüsü ve uluslararası alanda en çok konuşulanı, Brezilya Devlet Başkanı Bayan Dilma Rousseff’in, Paraguay’da olduğu gibi, Kongre tarafından “impeachment” (azil) yöntemi işletilmek suretiyle görevden alınması. Bu son darbe, Kerry’nin Monroe doktrininin bittiğine ilişkin sözlerini tartışılır kılıyor kuşkusuz.

Trump nasıl bir Latin Amerika politikası izler?

Buraya kadar özetlediklerimizden, ABD’nin arka bahçesi kabul edegeldiği Latin Amerika’da, Amerikan çıkarlarına aykırı hareket ettiği değerlendirilen hükümetlerin, eskisi gibi doğrudan askeri müdahalelerle olmasa da uyduruk yolsuzluk iddialarıyla, Meclis’teki muhalefet ve yargı kullanılmak suretiyle devrilmesini önceleyen politikalardan kolay kolay vazgeçmeyeceği anlaşılıyor.

Başkan Trump’ın Latin Amerika politikasında ön plana çıkan iki önemli konu var: Küba’ya açılımın geleceği ve Meksika’dan yasa dışı göçün durdurulması; bu amaçla sınıra duvar çekilmesi ve maliyetinin Meksika’ya ödettirilmesine ilişkin sözleri. Bu ikinci konu özünde Latin Amerika politikasına değil, iç politikaya yönelik bir unsur olsa da, Trump’ın söylediği rencide edici sözler sadece Meksika’da değil, ayrıca Latin dünyasında da olumsuz karşılanmıştı. Meksika Devlet Başkanı Enrique Peña Nieto Trump’ın sözlerini Hitler ve Mussolini’nin seçim kampanyalarında sarf ettikleri sözlere benzetmiş, Peru’lu mevkidaşı Pedro Pablo Kuczynski Amerikan-Meksika sınırına duvar çekilmesine BM dâhil her platformda karşı çıkacaklarını vurgulamıştı. Ancak Başkan Peña Nieto, seçimin ardından telefonla kutladığı yeni Başkan’la ikili ilişkileri ele almak üzere, geçiş döneminde (20 Ocak'a kadar) bir araya gelme konusunda uzlaştıklarını açıkladı.

Küba konusuna gelince, Trump başlangıçta ilişkilerin canlandırılmasına sıcak bakarken, bu tutumunu Cumhuriyetçilerin geleneksel seçmeni olan Miami’deki Castro karşıtı Küba kökenli Amerikalılara hoş görünmek için değiştirmiş ve seçilirse ambargonun devamından yana tutum alacağını beyan etmişti. Ancak BBC’ye konuşan Florida Üniversitesi Latin Amerika tarihi Profesörü Mike Bustamante’ye göre, Trump’ın ambargo lehindeki sözleri seçim manevrası niteliğinde. Çünkü şirketleri Küba’ya 1998’den beri ilgi duyuyor ve ambargoyu da defalarca delmiş bulunuyor. Dolayısıyla Kübalıların Trump döneminde açılımdan geri adım atılacağına ilişkin kaygıları yersiz olabilir.

Sonuç olarak, Donald Trump’ın Latin Amerika politikasında, genelde dış politikasında olduğu gibi, bazı belirsizlikler var. Yeni başkanın danışmanlarından Joe Schultz’un Latin Amerika politikasına ilişkin olarak verdiği ipucu şu cümleden ibaret: “Her ülkeyle ayrı ayrı ve saygı göstererek politika geliştirmek.” Bu aslında Trump’ın dünyaya bakışını özetleyen “America first” yaklaşımının Latin Amerika’ya yansımasından başka bir şey değil. Trump’ın ABD’yi mümkün olduğu ölçüde içe döndüreceği ve dünyada daha az müdahaleci olacağı beklenebilir. Ama bu içe dönüşün Monroe doktrininin yeni sürümlerini tümüyle askıya alıp almayacağını zaman gösterecek.

HABERE YORUM KAT