1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ufuk Deniz Aşcı

  3. ÖLMEYİ BİLDİĞİMİZ SÜRECE ÖZGÜRÜZ
Prof. Dr. Ufuk Deniz Aşcı

Prof. Dr. Ufuk Deniz Aşcı

Yazarın Tüm Yazıları >

ÖLMEYİ BİLDİĞİMİZ SÜRECE ÖZGÜRÜZ

A+A-

Sinemasever biri misiniz bilmem ama ben sinemayı çok severim. Hele ki iyi çekilmiş bir film, nazarımda iyi bir kitap kadar muteberdir. Kült filmlerin yönetmeni Nuri Bilge Ceylan’ın “Her film hayatımı nasıl idare edeceğimi öğretiyor” sözü benim için de geçerli bir sözdür. Hayatımın önemli aşamalarında beni gerçekten etkileyen filmlerin yardımını görmüşümdür.

Bugün böyle bir filmden, onun bir sahnesinden bahsedeceğim; Netflix yapımı olan La Casa De Papel (Para Kasası)’den. Bu film, bence son yıllarda seyrettiğim en etkileyici İspanyol filmlerinden biridir. Bir sinemasever dostumun dediği gibi, aksiyon sahnelerinin hakkını Amerikalı yapımcılar kadar verememiş olsalar da, filmin senaryosu, bazı oyunculuk becerileri (Mesela, Berlin rolünü oynayan Pedro Alonso)  ve ana fikri gerçekten insanı derin düşüncelere sevk ediyor.

Ünlü Japon yönetmen Akiro Kurosawa’nın “Bütün filmlerin kökünde bir şeyi içgüdüsel olarak açıklama isteği vardır. Bu kökün yeşerip bir ağaç olmasını senaryo, çiçeklenip meyve vermesini ise yönetmen sağlar” sözünün hakkını sonuna kadar veren La Casa De Papel; iyi bir senaryoya ve orta üst bir yönetmen becerisine (Alex Pina) sahip iken, filmin beni en çok etkileyen özelliği “bir şeyi içgüdüsel olarak açıklama” isteği ve hedefiydi.

Filmde, kendilerine Berlin, Tokyo, Rio, Nairobi, Moskova, Denver, Helsinki ve Oslo şehir adlarını verip asıl isimlerini saklayan ve Profesör kod adıyla yönetilen bir soygun çetesinin İspanya Kraliyet Merkez Bankasını soyması, daha doğrusu orada yeni para basıp kazdıkları tünelle parayı kaçırmaları hikâye ediliyor. Böyle kabaca filmi izah edince soyguna ve hırsıza methiyeler düzüyormuşum gibi görülebilir ama gerçek bu değil tabi ki.

Filmin ikinci sezonunun son bölümünde, soygundan sorumlu çetenin lideri olan Profesör’le bir tür gönül bağı kuran Müfettiş Raquel arasındaki bir konuşma geçer. Bu konuşmada Profesör, “Biz kimsenin parasını çalmıyoruz. İspanya Kraliyet Merkez Bankasında yeni para basıp onu alıyoruz. Avrupa Merkez Bankası 2013, 2015 ve 2016’da yaklaşık olarak 500 milyar avro bastı ve bunları bankalara, yani doğrudan zenginlere verdi. Gerekçe ise ekonominin balans ayarını yapmaktı. Basılan paraların hiç bir karşılığı yoktu. Halkı daha da fakir kıldı. Sadece zenginleri kurtardı. Şimdi düşün Raquel, bizim yaptığımız mı ekonomiye gerçek balanstır, yoksa Avrupa Merkez Bankasının yaptığımı mı? Buradaki herkesin paraya ihtiyacı var! Biz yapınca soygun, Avrupa Merkez Bankası yapınca ekonomiye balans oluyor... Senin adalet anlayışın bu mu?”

İşte filmin ana fikri ve vurucu cümleleri buydu. Bir tür modern Robin Hood hikâyesi gibi düşünseniz de şunu gözden kaçırmamak gerekir: Zalim zenginler var oldukça Robin Hood’lara hep özlem duyulacaktır ve maalesef zamanlar değişse de insanın trajik hikâyesi çok az değişiyor.

Ünlü Fransız yönetmen ve aktör Jacques Tati, “Ben istiyorum ki film, siz sinema salonunu terk ettikten sonra başlasın” der. La Casa de Papel de seyredildikten sonra gerçek hayatı sorgulamanız için bizi zorlayan önemli filmlerden biri olmuş. Benim için gerçek bir filmin anlamı da budur.

Şimdi sesli düşünelim: Ülkemizde ve bütün dünyada, filmdeki Profesör kod adlı soygun çetesi liderinin, yukarıda özetle verdiğim sözlerini yalanlayabilecek bir gerçek var mı? Yok, değil mi... Zenginlerin dünyasında suçlu yoktur. Yanlış yapmış veya hatalı davranmış yahut kaderin cilvesiyle kötü yola düşmüş ama hemen doğru yola girebilecek kişiler vardır. Fakirlerin dünyası daha acımasızdır. Suçlu, suçludur. Hırsız ise hırsız. Kötü yola düşene af yoktur ve asla düzelmez, yok edilmelidir!

Pekiyi bu düzen hiç değişmeyecek mi? Her zaman masum ve haklı olanlar gücü, parayı elinde tutanlar mı olacak? Filmdeki soygun aslında tam bir soygun değil, insanı mahveden düzene karşı isyandır ve isyanlar çoğunlukla haklıdır. Charlie Chaplin, “İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük yok olmayacaktır. Hayatta beni mutsuz edebilecek en büyük şey, lükse alışmaktır” derken, lüksün yani sıra dışı bir yaşam tarzının insanlığı da özgürlüğü de öldürdüğüne dikkat çekmiş; ne de güzel söylemiş...

Stanley Kubrick’in çok sevdiğim şu cümleleriyle yazımı noktalıyorum: “Suçlulara ve sanatçılara karşı garip bir zaafım var. Her ikisi de hayatı olduğu gibi kabul etmiyor.”

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

14 Yorum