1. YAZARLAR

  2. Hakan Bahçeci

  3. ÖMER’İN DUASI
Hakan Bahçeci

Hakan Bahçeci

Yazarın Tüm Yazıları >

ÖMER’İN DUASI

A+A-

Öğretmen olarak atandığım o yerde öğretmenliği yeniden öğreneceğimi daha ilk gün anlamıştım. Anadolu’nun, kendi yanık bağrında sakladığı, tüm tarihi ve engin coğrafyasıyla, güneşin muhabbetle doğduğu o yer…

           

Doksanlı yılların sonu ve bir sonbahar mevsiminde, fakülteyi bin bir zorlukla ve çalkantılı yıllar arasında okuyan ben, hayatımın en önemli yollarından birine giriyor ve sınıf öğretmeni olarak atanıyordum. Hayata dair kendi tarihime düştüğüm dizelere sarılarak, değerlerine ve inandıklarına sahip çıkma sevdasında genç bir öğretmen…

           

Tüm ideallerimi ve heyecanımı, annemin dualarıyla birlikte heybeme almış, Peygamberler şehri Urfa’nın daha önce adını bile duymadığım küçük bir ilçesine ilk atama olarak tayin edilmiştim. O gün yaşadığım duyguları yıllar geçse de tarif edemeyeceğimi sanıyordum, ta ki sınıfa girdiğim o ilk derse kadar. Şimdi karşımda kavruk tenleri, kocaman açılmış gözleri, sessiz çığlıkları ve meraklı bakışlarıyla bizzat Anadolu kokan birinci sınıf çocukları vardı.

           

Yağmurlu bir gündü sınıfa ilk girişim, oysa sınıf öğretmenliği okumamıştım ve şimdi dillerini bile anlayamadığım minicik elleriyle koca bir sınıf öğrencim olmuştu. Korkmamış değildim belki ama gözlerine baktıkça onlarla aramda kuvvetli bir bağ kurabileceğimi hissetmiştim. O ilk bakışmamız ne kadar sürdü bilmiyorum, arka sıralardan bir kız çocuğu gelip “örtmenim” dediği zaman almıştım ben de ilk dersimi.

           

Sınıfımla birlikte geçen o ilk yıllar, herhangi bir zaman aralığı değildi benim için. Onlarla tekrar çocuk olmuş, tekrar mesleği öğrenmeye başlamıştım. Her sabah boynuma atlıyor, bağıra çağıra ders yapıyor, kâh gülüp kâh ağlıyor, her akşam sevinçle el sallayarak birbirimizden ayrılıyorduk. Dersler hızla geçiyordu. Yoruluyordum, lakin yorgunluğumun derin bir anlam taşıdığına olan inancım sanki beni tekrar ayaklandırıyordu.

 

            Ramazan ayıydı, artık üçüncü sınıf olmuştuk. Ben de onlar da öğreniyor, öğrendikçe önümüzde yeni ufukların açıldığını görüyorduk. Ders Hayat Bilgisi, ünite Toplum ve Aile idi. Sosyal yardımlaşma ile ilgili bir konu vardı. Yardımlaşmanın önemini anlatmaya çalışıyor fakat örneklerim hep havada kaldığını hissediyordum. Sınıf başkanımız “Öğretmenim, sadaka da olmaz mı?” dediği zaman kapı açılmış oldu. Bunu sınıfla yapalım, dedim. Samimi ve sıcak bir heyecan uyandı sınıfta. Sınıfça mahallemizdeki ihtiyaç sahibi ailelere yardım edecektik. Sınıftaki herkes çok mutlu oldu, sevinçle tahtaya doğru gelip bana sarıldılar.

 

            Gerekli girişimleri başlattık, okuldaki öğretmenler, idareciler destek verdiler, aileler haberdar edildi. Sınıftaki her öğrenci bu çalışmanın bir yerinde bulunmak için çaba harcıyor, gözlerindeki ışıltı ziyadesiyle mutlu ediyordu beni. Belirlediğimiz gün, sınıfta başka bir heyecan vardı. Yokluk, belki her haliyle sarmıştı bu yeri, lakin birikenler yüreklerin sanki dile gelmiş haliydi.

 

Ne varsa evinde öğrencilerimin gelmişti o gün sınıfa. Sevgi gelmişti vefayla, paylaşmak gelmişti paylaşılan şey “acı” bile olsa. Giyecekleri ve gelen gıda malzemelerini tasnif ettik. Bir miktar da para toplanmıştı, miktarına bakmıyor, gelmiş olmasına seviniyorduk. Etkilenmiştik, sevinmiştik. Ama hiçbiri sınıfımın en uzun boylusu yanık sesli Ömer’imin dediği kadar sarsmadı bizi; Öğretmenim, ben bir şey getiremedim, dua etsem…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum