Doç. Dr. Ömer Akdağ

Doç. Dr. Ömer Akdağ

Yazarın Tüm Yazıları >

Rüşvet

A+A-

Bizim kültürümüzde rüşveti alan da veren de mel’undur. Günümüzdeki hukuki düzenleme nasıldır bilmiyorum. Ancak 1933 yılında yapılan düzenlemede rüşveti alan “sorumlu” tutulmuştur. Veren değil…..

Mesela 11 Aralık 1933’de gümrüklerde rüşvetin yasaklanmasıyla ilgili düzenleme hakkında yapılan görüşmeler sırasında Çanakkale milletvekili Gevher Bey, rüşveti verenin de cezalandırılması gerektiğini savunmuştur. Ancak Trabzon milletvekili Raif Bey buna itiraz etmiş ve tüccarların “hür” olduklarını ve rüşvet verdiklerinden dolayı cezalandırmanın “uygun” olmadığını söylemiştir.

Sonuç;

Sonuç tabi ki Raif Bey’in görüşü istikametinde olmuştur….. Gevher Bey’in savunduğu görüş bizim kültürümüzü yansıttığın-dan uygun bulunmamıştır. Yani rüşveti alan cezalandırılmalıdır. Maksat rüşveti ortadan kaldıracak bir sistem kurmak mıdır yoksa “kimse görmeden” verebilirsin sistemini kurmak mıdır milletimizin engin idrakine bırakıyoruz.

TUZ

Tuz, Türk-İslam tarihinde adalet ile eşleştirilmiştir.

Fütüvvet anlayışının Anadolu’ya bir yansıması olan Ahilik sisteminde de tuzun hususi bir yeri vardır.

Ahilik sistemine girecek olan kişiye ( ki talip denir) tuzlu su içirilerek tavsiyelerde bulunulurdu.

Zira tuz, kalpteki hiddet ile inadı yok eder, su ise kin ve hasedi söndürürdü.

Tuz-ekmek yemek, onunla sözleşmek, akitleşmek demekti.

Şimdi bu da nereden çıktı diyenleri duyar gibiyim.

Canım biraz çeşit olsun.

Tuza her zaman ihtiyaç vardır.

Kokuşmuşluğu ancak tuz giderir.

BENZEMEK.....

Ekşi sözlüğün verdiği bilgiye göre; 2010 yılında Bernard Lewis, kendisiyle yapılan bir röportajda Türkiye'nin İran'a, İran'ın ise Türkiye'ye benzemeye başladığını beyan etmiş......

İran'ın Türkiye benzeyip benzemediğini bilmiyorum ama Türkiye durduk yere takla atmaya başladı bugünlerde.

"Mezhepçi değiliz, ne Şia ne de Sünniyiz" falan filan..

2010 yılında Lewis'in bu lafını ciddiye alalım mı?

Ümit ederiz Lewis'in bir palavrasıdır bu...

LAİKLİK

Bir siyasi partinin bir kolu Beyoğlu'nda yürüyüş yapmış "Türkiye laiktir. Laik kalacak" demiş.

Aynı parti veya benzeri bir partiye ait bir milletvekili de "Velev ki ibneyim, sana ne" diye bağıranların önünde yürümüştü iki sene önce...

"Velev ki ibneyim, sana ne" diyenlerle "Türkiye Laiktir ve laik kalacaktır" diyenler nedense aynı frekanstan....

"Laik kalacak" diyenler acaba 1930'lu yılların fiilî laikliğini kast ediyorlar yoksa 1950'den sonraki kanunî laikliği mi?

Veya 2000'li yıllardan sonra ortaya çıkan ve tarifi bir türlü yapılamayan nev'i şahsına mahsus laiklik mi?

Her an bir işgüzar savcı tarafından "hortlatılacak" bir laiklik mi? Yoksa siyasi iktidara göre tağayyür eden ve "pundunu" bulduğunda milli şeflik rayına girecek bir laiklik mi?

Camiye bile giremeyen Celal Bayar laikliği mi, yoksa iki cami arası 500 metreyi aşarsa camiinin birisini "halka" ait bir partiye il binası yapan zihniyetin tahayyül ettiği bir laiklik mi?

Tamam, elleşmeyelim laikliğe ama nasıl evsafta olduğunu bilsek laikliğin...

Bir ara tarifi yapılsın diyenler oldu...

Kıyametler koptu.

Tarifi yapılmaz.

Anayasadan çıkarılmaz.

Kuş mu deve mi, belli değil.

BİR HUSUSU BİR DAHA HATIRLATMAKTA FAYDA VARDIR;

TÜRKİYE'DE REJİMİN TEMELİ MİLLİ İRADEDİR. YANİ MİLLETTİR.

Millet namına hareket edenler, millet rağmına davranmamalıdır.

Hatırlatmak isteriz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT