1. HABERLER

  2. EKONOMİ

  3. S&P kredibilitesini nasıl kaybetti?
S&P kredibilitesini nasıl kaybetti?

S&P kredibilitesini nasıl kaybetti?

ABD merkezli Standard & Poor’s (S&P) son yıllarda Türkiye’ye ilişkin verdiği tartışmalı kararlarla kredibilitesine büyük oranda gölge düşürdü.

A+A-

Üç büyük uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu arasında yer alan ABD merkezli Standard & Poor’s (S&P) son yıllarda Türkiye’ye ilişkin verdiği tartışmalı kararlarla kredibilitesine büyük oranda gölge düşürdü. Sebep ekonomik mi, yoksa bu kararların arkasında siyasi hesaplar mı var?

S&P’nin Türkiye’ye ilişkin kararlarının “taraflı” olduğu yönündeki eleştiriler artık sadece siyasetçiler değil, uluslararası finans piyasalarının önde gelen uzmanları tarafından da dile getiriliyor. FETÖ’nün 15 Temmuz’da gerçekleştirdiği darbe girişiminin ardından, kredi derecelendirme kuruluşunun durum analizi ve projeksiyon bile yapmadan, büyük bir aceleyle ülkenin BB+ olan notunu BB'ye düşürüp görünümü negatife çekmesi, gözleri bir kez daha bu büyük reyting kuruluşunun kredibilitesine çevirdi. Ne yazık ki S&P, değerlendirmesini bir kez daha rasyonel temellere dayanarak değil, “politik risk” diye tanımladığı siyasi reflekslerle yapmış gibi görünüyor.

Son gelişmelerin ardından, artık Londra’daki finans uzmanları da benzer kaygıları taşıdıklarını söylüyor. Geçen hafta AA’nın Londra ofisinde görüştüğümüz Nomura EMEA Stratejisti Timothy Ash de S&P'nin Türkiye'nin notunu düşürmesi kararının “ilginç” olduğunu belirterek, “Türkiye'ye karşı temkinli ve negatifler" dedi. Kısacası derecelendirme işinde artık kantarın topuzunun iyice kaydığını, tuhaflığın dışarıdan da net bir şekilde göründüğünü söylemek mümkün. Peki dünyanın en büyük reyting kuruluşlarından biri olan S&P, Türkiye’ye karşı neden önyargılı bir tutum içerisinde olsun?

Süreci 2011 yılından başlatmak, derecelendirme kuruluşunun ekonomik gerekçelerden uzaklaşarak nasıl siyasal argümanlara savrulduğunu anlamak açısından faydalı olacak.

Son 8 yıldır uluslararası reyting kuruluşlarını yakından takip ediyorum. Londra’da görevlendirilmeden önce de, en kritik zamanlarda Fitch, Moody’s, Standard & Poors’un raporlarını yazan analistlerle defalarca görüştüm. Bu analistlerin temel özelliklerinden biri, raporları detaylı şekilde okuyup rasyonel sorular yönelttiğinizde, sizi dinleyip açıklayıcı cevaplar vermeleridir. Bu davranış, raporlardaki hataların, eksikliklerin bulunması açısından faydalıdır. Değerlendirmeler dikkate alınarak, her yeni ülke raporu, bir öncekine kıyasla daha kapsayıcı şekilde yayımlanır. Analistin de derecelendirme kuruluşunun da itibarı 6-8 ay boyunca hazırlanan bu raporlarla ölçülür.

Fakat son beş yıl içinde, S&P’nin raporlarındaki ton tuhaf bir şekilde negatifleşti. “Siyasal risk” vurgusu temel mali rasyoların ve ekonomik görünümün önüne geçti. Öyle ki, yakın zamanda yaptığımız bir röportajdaki “Asgari ücret artışının ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkileyebileceğine” dair bir cümlenin bile S&P’de rahatsızlık yarattığını gördüm. Frankfurt’ta o dönem iletişim sorumlusu olan yetkiliyle günlerce bu konuyu konuştuk. Röportajdaki neredeyse tek olumlu ifadeyi de geri çekme çabası oldukça ilginçti. Kendisi bu ifadenin uygun olmayacağını söyledi. Ben ise yazılan haberdeki ifadenin tırnak içerisinde olduğunu, e-maille röportaj metnini kendilerine ilettiğimi, onay alındıktan sonra haberin yayımlandığını belirttim. Bu yazışmalarımız bende hâlâ mevcut.

S&P Türkiye'nin büyüme ivmesini görmedi

Önemli olan soru şu: S&P bu noktaya nasıl geldi? Yaklaşık 127 ülkeyi derecelendiren bir kuruluş, kredibilitesini neden riske atıyor? Neden rasyonel gerekçelerden uzaklaşıyor? Burada kuruluşun kendi açıklamalarını, eylemlerini ve röportajlarını esas almak faydalı olacak.

S&P 2011 yılının Eylül ayında, içerisinde benim de olduğum finans gazetecilerinin katılımıyla İstanbul ofisinin açılışını yaptı. S&P’nin açılış toplantısına, o dönem S&P’nin Türkiye bölge müdürü olarak atanan Zeynep Holmes ve Avrupa ülke derecelendirme grubu yöneticilerinden Frank Gill katılmıştı. S&P yöneticileri o gün İstanbul’da ofis açmalarına gerekçe olarak, “Türkiye’de gördükleri hızlı gelişme ve yüksek potansiyeli” göstermişti. O yıldan bu yana Türkiye, hızlı büyümesini en zor zamanlarda bile sürdürmeyi başardı. Fakat nedense S&P bu süre zarfında Türkiye’nin cari açığındaki düşüşü, büyüme ivmesinin devamlılığını bir türlü görmedi. Rakipleri durumundaki Fitch Ratings ve Moody’s peş peşe Türkiye’nin kredi notunu “yatırım yapılabilir” seviyeye yükseltirken, S&P zaman içerisinde giderek ayrıştı ve yalnızlaştı.

Önce uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, 5 Kasım 2012 tarihinde Türkiye’nin kredi notunu “yatırım yapılabilir” seviyeye yükseltti. Ardından 16 Mayıs 2013’te Moody’s de Türkiye’nin kredi notunu bir basamak artırarak “yatırım yapılabilir” seviyeye çıkardığını açıkladı. S&P ise “cari açık, politik risk” gibi gerekçelerle, kredi notunu rasyonel olmayan bir seviyede tutmaya çalıştı.

Bitmeyen ilişki

O dönemi bir kez daha hatırlayalım: Türkiye 2011 yılında yüzde 8,5 oranında büyüyerek OECD ülkeleri arasında birinci, ekonomisi gelişmiş ülkeler arasında (G-20) ise Çin’den sonra ikinci sıraya yükselmişti. Artık not artışı beklentisi vardı. Fakat nedense S&P 1 Mayıs 2012’de Türkiye’nin kredi notunu değiştirmeyerek görünümünü “pozitiften” “durağana” düşürdü. S&P ile Türkiye arasındaki bağlara büyük zarar veren bu karar, dönemin ekonomi yönetimi tarafından sert şekilde eleştirildi. S&P ile Türkiye arasındaki anlaşmanın iptal edileceği yönündeki ilk sinyali ise o dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan şu ifadelerle vermişti: “Neye göre sen bunu durağana indiriyorsun? Çünkü belli bir süre pozitifte kalan bir ülkeyi artırması gerekirken, bakıyor ki Türkiye'yi artırırsam ideolojik olarak bu bize sıkıntı doğurur; biz bunu durağanda tutalım. Öbür taraftan bakıyorsun, iflas eden Yunanistan'ı yükseltiyor. Böyle saçmalık olur mu? Tamamen ideolojik bir yaklaşım”.

İlişkileri onarmak üzere S&P’nin üst düzey yöneticileri 2012 yılının Mayıs ayında, bir kez daha Türkiye'yi ziyaret etti. Tüm gazetelerin önde gelen ekonomi yazarları ile ajansların katılmadığı bir “savunma” toplantısı yapıldı. S&P yöneticileri Türkiye’yi nasıl doğru değerlendirdiklerini anlattılar. Bu basın toplantısının bir son değil, gerilimli ilişkinin bir başlangıcı olabileceğini öngörerek, S&P yöneticilerinden İstanbul’da özel bir görüşme talep ettik. Otele girdiğimde karşımda S&P’nin o güne kadar görüştüğüm en üst düzey yöneticisi olan, global operasyonlar ve analizlerinden sorumlu başkanı Paul Coughlin vardı. O gün diğer meslektaşlarımızın sormadığı o soruyu sorduk: Türkiye mevcut anlaşmasını iptal ederse ne olacaktı? Sorularımızı büyük bir nezaketle yanıtlayan Coughlin, “Bazen şirketlerden ve ülkelerden bizimle olan anlaşmasını feshedenler olabiliyor, bazı ülkeler ayrılıyor. Fakat biz 127 ülkeyi değerlendirmeye devam ediyoruz. Fransa reyting anlaşmasından 2000 yılında geri çekildi. Fransa’yı halen derecelendirmeye devam ediyoruz” ifadesini kullanarak, anlaşmanın iptali halinde dahi, Türkiye’nin “talep edilmemiş” (unsolicited) notla değerlendirmeye devam edileceğine işaret etti.

Türkiye ise 2013 yılında S&P ile anlaşmasını feshettiğini açıkladı. S&P 27 Mart 2013 tarihinde Türkiye’nin notunu BB’den BB+’ya yükselttiyse de, bu hâlâ rakiplerinin “yatırım yapılabilir” notunun bir basamak altındaydı. 6 Şubat 2014’te S&P’den beklenmedik bir not kararı daha geldi: Türkiye’nin kredi notu görünümü “durağandan” “negatife” düşürüldü. En son not kararı ise bu yılın Mayıs ayında açıklandı. S&P bu kez Türkiye’nin BB+ olan kredi notunu teyit etti, not görünümünü ise “durağan”a yükseltti. Kısacası Türkiye’nin kredi notu, görünüm değişiklikleri ile ağırlıklı olarak hep “yatırım yapılabilir” seviyenin altında tutuldu.

İki ay önce ne söylendi, ne yapıldı?

Peki bundan iki ay önce S&P, Türkiye değerlendirmesinde ne demişti? S&P ülke kredi derecelendirme direktörü Trevor Cullinan ile Türkiye’nin ekonomik görünümüne ilişkin yaptığımız röportajı hatırlatmakta fayda var: Cullinan, “Türkiye 2015 yılında görece güçlü büyüme gösterdi. Beklediğimizden daha güçlü büyüdü” demişti. Kendisine “ani duruş” risk temalı daha önceki S&P raporlarını hatırlattığımızda ise durumu “Daha önce, dış finansmanın aniden durabileceği konusunda endişelerimiz vardı. Fakat bu gerçekleşmedi. Türkiye’nin kredi notu görünümünü yeniden ‘durağan’a çevirmemizin nedenlerinden biri bu” diyerek açıklamıştı.

Bir an için durup düşünmek gerekiyor: S&P önceki raporlarında sürekli Türkiye’ye ilişkin “ani duruş” vurgusu yapıyor, fakat nedense 2015 yılında yüzde 4 büyüyebileceğini öngöremiyor. Burada işaret edilen ufak bir yanılma payı değil, büyük bir tahmin hatası. Yakın zamanda Türkiye raporlarını hazırlamaya başlayan Cullinan bu soruya, “Türkiye 2015 yılında görece güçlü büyüme gösterdi. Beklediğimizden daha güçlü büyüdü. Bu büyüme bölgesel istikrarsızlığa, gelişen piyasa algısındaki zayıflamaya ve geçen seneki seçim döngüsüne rağmen gerçekleşti” yanıtını veriyor.

Terör örgütü FETÖ’nün 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminin ardından S&P aceleyle Türkiye'nin kredinotunu BB+'dan BB'ye, görünümünü ise “durağan”dan “negatif”e indirdiğini açıkladı. Açıklamada “Siyasi belirsizlik düşünülürse, Türk yetkililerin ekonomiyi dış finansman bağımlılığından kurtaracak reformlar konusundaki kararlılıklarından uzaklaşacaklarını düşünüyoruz” ifadesine yer verildi. Oysa darbe girişiminden hemen sonra Merkez Bankası son derece hızlı davranmış, piyasalar açılmadan önce bir dizi tedbiri açıklamıştı bile. Başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek de piyasalara güven verici açıklamalar yapmaya devam ediyordu. Likidite sıkıntısı olmayacak, ekonomi yönetimi gerekli her tedbiri alacaktı. Bütün bunlar açık bir şekilde ifade ediliyordu. Ancak S&P bu açıklamaları da görmezden geldi.

Resim çizmek değil, gerçek resme bakmak

Aslında mali rasyolara bakıldığında Türkiye, “yatırım yapılabilir” kredi notuna sahip birçok ülkeye fark atıyor.S&P'nin BBB-, BBB ve BBB+ kredi notlarıyla, Türkiye'nin iki basamak üstünde “yatırım yapılabilir” olarak değerlendirdiği grupta Hindistan, İtalya, Kazakistan, Umman, Romanya, Güney Afrika, Filipinler, Uruguay, İzlanda, Panama, Peru, Polonya, İspanya ve Tayland gibi ülkeler yer alıyor. Söz konusu ülkelere bakıldığında, bu yıl 751,2 milyar dolar olması beklenen ekonomik büyüklüğü Türkiye, Hindistan, İtalya ve İspanya gibi ülkelerin üzerinde. Türkiye, söz konusu ülkeler hariç, 473,5 milyar dolarlık GSYH büyüklüğüyle kendisine en yakın olan Polonya'yı da yaklaşık olarak ikiye katlıyor. Türkiye’de 2016 yılı için beklenen büyüme oranının da, bu gruptaki İzlanda, Hindistan ve Romanya hariç tüm ülkelerden fazla olduğu dikkati çekiyor.

Türkiye'nin gayrisafi yurtiçi hasılası (GSYH), S&P tarafından aynı grupta değerlendirildiği Hırvatistan'ın yaklaşık 15 katı. Brezilya’nın ise ekonomik büyüklük açısından Türkiye'nin üzerinde yer almasına karşın, büyüme oranı göstergesinde Türkiye'nin oldukça gerisinde kaldığı dikkati çekiyor. Küresel talebe yönelik endişelerin arttığı bir dönemde, bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 4,8 büyüme kaydeden Türkiye'nin, 2016'yı yüzde 3,8 GSYH artışıyla tamamlaması beklenirken, Brezilya'nın yüzde 3,8 küçülmesi öngörülüyor. Aynı dönemde Hırvatistan’nın büyüme oranının yüzde 1,9 olacağı tahmin ediliyor.

Şaşırtıcı ama gerçek: Gözlerimizin önündeki birbirinden farklı, çelişkili açıklamalar içerisinde gerçeği bulmaya çalışıyoruz. Raporlar, projeksiyonlar nedense hep yanılsa da, mali rasyolar yatırımcılara ve bize gerçek Türkiye resmini anlatmaya devam ediyor.

Belki günün birinde S&P de bu resmi görebilir.

HABERE YORUM KAT