Anadolu'nun ruhu: Malazgirt

Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sefer Solmaz, 26 Ağustos 1071'de Türklere Anadolu'nun kapılarının açıldığı Malazgirt Zaferi'nin 949. Yıldönümünü nedeniyle Malazgirt Zaferi'nin detayları hakkında bilgi vererek Türk tarihi ve Avrupa tarihi açısından da önemine değindi.

Anadolu'nun ruhu: Malazgirt
TAKİP ET Google News ile Takip Et

Günümüze Anadolu’yu miras bırakan Malazgirt Zaferi’nin 949. yıldönümü nedeniyle Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sefer Solmaz, Malazgirt Savaşıyla ilgili bilinmeyenleri anlatarak Türk ve Avrupa tarihi açısından önemine dikkat çekti. Diğer zaferler sonucunda elde edilen toprakların Türklerin elinde olmadığını belirten Solmaz, “Ancak Malazgirt Zaferi sonucunda elde ettiğimiz kazanım olan Anadolu bizim elimizdedir. Malazgirt’i diğer zaferlerden ayıran en önemli özellik budur. Ondan dolayı bizim Malazgirt ruhunu unutmamamız gerekir” ifadelerini kullandı.

malazgirt-meydan-muharebesi-1.jpg

‘TARİHTE HER OLAYIN SONUCU BİR BAŞKA OLAYIN SEBEBİDİR’

“Tarihte her olayın sonucu bir başka olayın sebebidir veya her olayın sebebi başka bir olayın sonucudur” diyen Doç. Dr. Sefer Solmaz, “Büyük Selçuklu Devleti kurulduktan hemen sonra ilk hükümdar olan Tuğrul Bey döneminden itibaren devletin Batıya karşı planlı programlı bizzat hükümdarlar eliyle yürütülen bir fetih politikası vardı. Tuğrul Bey bunu gerçekleştirmek için devletin ilk başkenti Nişabur iken Rey’e taşıdı ve birtakım komutanları Anadolu’ya göndermek suretiyle Batı’ya karşı fetih hareketlerini başlatmış oldu. Nitekim Tuğrul Bey’in de 1054 yılında Anadolu’ya bizzat sefer yaptığını ve hanedanın diğer üyelerinin Anadolu’ya karşı fetih hareketlerini sürdürdüğünü biliyoruz. Esasında Malazgirt Zaferi Selçukluların Batı’ya karşı başlattıkları bu planlı programlı fetih politikasının sonucudur. Malazgirt öncesinde 1048 yılında Tuğrul Bey döneminde Selçuklular ile Bizans, Gürcü ve Ermenilerden oluşan iki ordu arasında, adına Hasan Kale ya da Pasinler savaşı dediğimiz bir savaş oldu ve neticede bu savaşı Selçuklular kazandılar ve burada Bizans’a bir darbe vurdular” şeklinde konuştu.

doc-dr-sefer-solmaz-1.JPG

‘SULTAN ALPARSLAN ALINAMAZ DENİLEN ANİ KALESİNİ FETHETTİ’

Ani Kalesi’nin fethedilmesinin Anadolu’nun Türkleşmesinde bir dönüm noktası olduğunu vurgulayan Solmaz, “Malazgirt Tuğrul Bey 1054 yılında Anadolu seferine çıktıktan sonra özellikle Şii Fatımîlerin, Abbasi halifesini sıkıştırması sonucu Irak’ta ortaya çıkan olumsuz gelişmeler ve iç isyanlar gibi birtakım problemler yaşadı. Bunlardan dolayı bir daha bizzat Anadolu seferine çıkma imkânı olmadı. Ancak onun görevlendirdiği komutanlar Anadolu’ya karşı akınları sürdürdü. Tuğrul Bey’in yerine artık Sultan Alparslan geçti. Bundan sonraki süreçte Sultan Alparslan, Tuğrul Bey’in başlattığı fetih hareketlerine devam etti. Alparslan, Anadolu’ya karşı yaptığı seferler sonucunda Tuğrul Bey’in alamadığı o Malazgirt kalesini aldı. Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesinde birtakım dönüm noktaları vardır. Bunlardan bir tanesi Ani Kalesi’nin fethidir. Ani Kalesi Anadolu’nun kapı kilididir. Bizans burasının alınamayacağını düşündüğünden dolayı o bölgeden topladığı vergileri Ani Kalesi’nde saklıyordu. Sultan Alparslan özellikle mancınıklarla taş atarak surlarda açtıkları gediklerden ve lağımcıları kullanarak o surların altından kazdıkları tüneller vasıtası ile Ani Kalesi’ne asker sokmayı başarmıştı. Bizans tarafından alınamaz denilen Ani Kalesi’ni, Sultan Alparslan fethetti. Abbasi Halifesi, Sultan Alparslan’a ‘Ebu’l-Feth’ unvanını verdi. Bu unvan ‘Fetihler Babası’ anlamına gelmektedir. Alınamaz denilen Ani Kalesi’nin alınması Müslümanları sevindirirken Hristiyanları da üzmüştür ve bir anlamda Ani Kalesi’nin fethiyle beraber Anadolu’nun kale kapısının kilidi kırılmıştır. Çünkü Ani Kalesi, alınması mümkün olmayan bir yeri sembolize ediyordu” diye aktardı.

malazgirt-meydan-muharebesi-genel.jpg

İSLAM DÜNYASININ KADERİNİ BELİRLEDİ’

Genelde zaferlerin yapılan yerlerin adlarıyla anıldığına dikkat çeken Solmaz, şöyle konuştu: “Esasında o dönem Malazgirt diye bir ova yok. Anadolu Türk tarihi için önemli olan böyle bir savaşın nerede yapıldığı tam olarak belli değil. Bu sene çeşitli üniversitelerdeki akademisyenlerden oluşturulan bir araştırma ekibi şu anda o coğrafyada yüzey araştırması yapıyorlar. Tespit veya tahmin edilen yerler GPR (Ground Penetrating Radar) yani jeoradar sistemi ile taranarak yer altında bulunan bu savaştan kalan arkeolojik materyaller bulunmak suretiyle buralarda yapılacak kazılarla savaşın yapıldığı yer tam olarak belirlenmeye çalışılacak. Malazgirt savaşının kaynaklarda Malazgirt ile Ahlat arasında; Rahva, Rahbe veya Zahra ovasında yapıldığı ifade ediliyor. Bizans ve Büyük Selçuklu Devleti ordularının arasında muazzam bir fark vardır. Kaynaklarda abartılı bir şekilde Bizans ordusu 100 binden 600 binlere Selçuklu ordusu ise 12 binden 400 binlere çıkarılsa da araştırmacılar tarafından bu savaşta Selçukluların toplam kuvvetlerinin 40-50 bin Bizans ordusunun ise 200 bin civarında olduğu kabul edilmektedir. Türkler, Pasinler Zaferi’nden sonra Anadolu’da ilerlemeye başlayınca Bizans şunu anladı: “Türkler Anadolu’dan ancak ve ancak askeri tedbirlerle atılabilir ve bunun yolu da asker kökenli birisini imparator yapmaktan geçmektedir” Bu amaçla bir general olan Romanos Diogenes, İmparatoriçe Eudokia ile evlendirilerek Bizans tahtına oturtuldu. Romanos Diogenes’in misyonu Anadolu’dan Türkleri atmaktı ve bu amaçla 200 bin kişilik çoğunluğu paralı askerlerden oluşan bir ordu hazırladı. Romanos Diogenes’in amaçlarından biri de Büyük Selçuklu Devleti topraklarını ele geçirmekti. Romanos Diogenes bununla da yetinmeyip bütün İslam dünyasını ele geçirecek ve İslam dünyasındaki bütün cami ve mescitleri kiliseye çevirecekti.”

doc-dr-sefer-solmaz-2.JPG

‘BU SAVAŞIN GALİBİ ANADOLU’NUN HÂKİMİDİR’

Sultan Alparslan’ın bu savaşa girerken çok tedirgin olduğunu aktaran Solmaz, “Sultan Alparslan şunun bilincindeydi: Bu savaşın galibi Anadolu’nun ve Orta Doğu’nun hakimidir. Bu savaşın mağlubu artık elindeki bütün kazanımları kaybedecektir.” Selçuklular aynı zamanda İslam dünyasının siyasi lideri ve koruyucusuydu. Bu savaşı Selçuklular kaybettiği zaman gerçekten de İslam dünyası siyasi olarak başsız ve koruyucusuz kalacaktı. Alparslan Bizans imparatoruna barış teklifinde bulundu. Ancak mağrur imparator Alparslan’ın teklifini çok kaba bir şekilde reddetti. Bunun üzerine hazırlıklarını tamamlayan Alparslan’ın, 26 Ağustos 1071 Cuma günü beyaz giysilerini giyerek: Ölürsem kefenim bu olsun’ dedi. Savaşı öncesi kumandanlarını toplayarak onların önünde atından yere inip secdeye kapandı ve ‘Allahım, sana müvekkil oldum ve bu cihatta sana yaklaştım; şu an senin huzurunda secdeye kapanıyor ve yalvarıyorum. Bu sözlerim benim gerçek duygularımı yansıtmıyorsa beni beraberimdeki yardımcılarımı kahret!. Eğer içtenliğimi kabul edersen bu cihatta düşmanlara karşı bana yardımcı ol ve beni muzaffer bir sultan kıl’ şeklinde samimi bir şekilde dua ettikten kumandanlarına şunları söyledi: ‘Ben Allah’a kendini verenler (muhtesipler) gibi sabırlıyım ve hayatını tehlikelere atan kimselerin yaptıkları gibi gazilerin başında savaşacağım. Eğer Allah, kendisinden beklediğim üzere beni başarıya ulaştırırsa bu güzel bir sonuç olacaktır; eğer durum bunun tersi olursa oğlum Melikşah’ı yerime geçirip ona itaat etmenizi sizlere vasiyet ediyorum.’ Büyük bir heyecanla Sultanı dinleyen kumandanlar hep bir ağızdan ’Baş üstüne’ dediler. Sultan Alp Arslan, bütün kumandan ve askerleriyle birlikte Cuma namazını kıldı ve onlara so olarak şöyle bir hitabede bulundu: ‘Ey askerlerim ve kumandanları! Daha ne zamana kadar biz azınlıkta, düşman çoğunlukta olarak böyle bekleyeceğiz? Ben, Müslümanların camilerde bizler için dua etmekte oldukları bu saatlerde düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç gerçekleşecektir, aksi takdirde şehit olarak cennete gideriz. Beni izlemek isteyenler gelsinler, istemeyenler ise serbestçe geri dönebilirler. Bugün burada, ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben de sizinle birlikte savaşacağım. Biz, Müslümanların eskiden beri yapageldikleri biz gaza yapıyoruz.’ Sultan Alparslan’ı büyük bir dikkat ve heyecanla dinleyen kumandanlar ve askerler hep bir ağızdan: ‘Ey Sultan, biz senin kulların olarak sen ne yaparsan biz de aynı şeyi yapar ve sana yardımcı oluruz, istediğin biçimde hareket et’ dediler. Sultan atının kuyruğunu bizzat kendisi bağladı ok ve yayını atıp kılıç ve topuzunu aldı. Bu durum Sultanın bizzat savaşa girdiğini göstermektedir. Gerçekten de dönemin Abbasi Halifesi uzun bir hutbe metni yazdırmış ve bunun Cuma namazında Bağdat’ta bütün İslam memleketlerinde minberlerde okunmasını istemişti. Kaynaklarda geçen bu hutbe metni: ‘Allah’ım İslam sancağını yükselt, İslam’a yardım et. Şirkin başını ezmek ve kökünü kazımak suretiyle yok et’ diye başlamaktadır. İki taraf Cuma namazından sonra tekbir, boru ve kös sesleri arasında karşı karşıya geldi ve savaş başladı” dedi

zafer.JPG

‘MALAZGİRT’İ BOZKIR SAVAŞ TEKNİĞİ İLE KAZANDIK’

Sultan Alparslan’ın Malazgirt Zaferi’nde Bozkır Savaş Taktiğini kullandığının bilgisini veren Solmaz, bu taktiği şöyle anlattı:

“Alparslan, Malazgirt savaşında ‘Bozkır Savaş Taktiği’,  Bizans ise Romalıların da kullandığı ‘Dikdörtgen Savaş Taktiği’ uygulamıştır. Bozkır savaş taktiği şu şekildedir: Alparslan merkezden saldırıya geçti. Romanos Diogenes komutasındaki Bizans merkezine vurdu. Sanki Bizans merkez kuvvetlerini aşamıyormuş gibi safları bozmadan Selçuklu ordusunun merkez kuvvetleri geri çekildi. Alparslan komutasındaki kuvvetler geri çekilirken iki kanattaki pusulardan çıkan Selçuklu birlikleri Bizans merkez ordusunu kuşatmaya başladılar ama Selçuklu merkez birliklerinin kendilerine çarparak geri çekildiğini zanneden Romanos Diogenes erken bir zafer sarhoşluğu içerisine girdi. Sonuç olarak Selçuklu ordusu ilk önce bir hilal oldu ve daha sonra Bizans merkez ordusunu tamamen kuşatarak çember içine aldıktan sonra Alparslan komutasındaki planlı şekilde saflarını bozmadan geri çekilen Selçuklu merkez kuvvetleri geri dönüp saldırıya geçti. Neye uğradığını şaşıran Romanos Diogenes durumu fark edip sol kanattan yardım almak istemişse de Selçuklular buna engel oldular. Bizans ordusunun sağ kanadı da Selçuklular tarafından imha edilmeye başladı. Sağ kanatta bulunan Uz ve Peçenek Türklerinin kuvvetleri Selçuklu tarafına geçti ve bu gelişme Bizans’ın sol kanadının çökmesine neden oldu. Çembere alınan Bizans ordusu imha durumu ile karşı karşıya kaldı. Bu sırada Romanos Diogenes’in tek umudu ihtiyat kuvvetlerinin başında bulunan üvey oğlu Andronikos Dukas’ın saldırıya geçerek Selçuklu çemberini kırması idi. Ancak üvey babasını adeta bir düşman gibi gören Andronikos Dukas kılını bile kıpırdatmadı. Ayrıca Bizans ordusunun çembere alınıp bozguna uğratıldığını, imparatorun öldüğünü ilan ederek savaşa katılmada birlikleriyle beraber geri çekildi. Öğleden sonra başlayan savaş akşama kadar devam etti. Bizans askerlerinin büyük bir kısmı savaş meydanında can verdi. Fırsat bulanlar kaçtı, ordunun önemli bir kısmı da esir edildi. Artık akşam karanlığında savaş sona ermiştir. Savaşın sonu kadar mücadeleye devam eden Romanos Diogenes’in yanında artık hiç kimse kalmamıştı. Önce atı vurulup yaya kalan Bizans İmparatoru elinden yaralanıyor ve savaş alanının uzağındaki bir ağacın altına dinlenirken bir Selçuklu askeri tarafından gırtlağına kılıç dayanarak esir alındı. Böylece tarihte ilk defa bir Bizans imparatoru esir alınmış oluyordu.”

‘MALAZGİRT İLE ANADOLU’NUN KAPILARI TÜRKLERE AÇILDI MI KAPANDI MI?’

“Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı söyleniyor ama ancak bu durum öyle değildir. Tam tersi Malazgirt Zaferiyle Anadolu’nun kapıları Türklere kapanmıştır” diyen Solmaz bunu şöyle açıkladı: “İki taraf arasında yapılan antlaşmanın maddelerinin birisinde Alparslan, sadece Sugûr ve Avâsım bölgesi denilen ve Tarsus’tan Ahlat’a kadar uzanan bölgede yer alan, ‘Antakya, Urfa, Menbiç, Malazgirt, Ahlat şehir ve kalelerini alıp gerisi almayacağım’ diyerek bir anlamda kapıları kapatmış oldu. Yapılan bu antlaşmayla Anadolu’nun kapıları Türklere kapatıldı ama bunun iki aşaması var. Eğer Romanos Diogenes geri dönseydi, tekrar imparator olabilseydi, bu antlaşma yürürlüğe girseydi bu antlaşma her iki taraf için de bağlayıcı olduğuna göre hakikaten Anadolu’nun kapıları Türklere kapatılacaktı. Ancak bu olmadı. Bizans merkezinde Romanos Diogenes’in esir alındığı öğrenilince yerine VII. Mihael Dukas İmparator ilan edildi. Aralarındaki antlaşmadan sonra Romanos Diogenes Bizans merkezine gitmek üzere serbest bırakıldı. Yarı yolda yerine yeni imparatorun seçildiğini öğrenen Romanos Diogenes, bir manastıra çekildiyse de bir müddet sonra asker toplayarak yeni imparatora isyan etti. Üzerine gönderilen kuvvetlere yenilerek ele geçirildi ve gözlerine mil çekildi. Bu acıklı durumunu Alparslan’a bildirince aralarında imzalanan antlaşmanın geçersiz hale geldiğini gören Sultan yanında bulunan komutanlara Anadolu’nun fethi emrini verdi. Malazgirt Zaferinde Alparslan’ın yanında bulunan emirlerden Dânişmend, Artuk, Mengücek, Saltuk vb. bunlar Anadolu’da fetih hareketlerine başladılar. Sultan Alparslan, Anadolu’da fethettikleri yerleri onlara vereceğini söyledi ve bu da onlar için bir teşvik unsuru oldu. Bunun sonucunda Orta Anadolu’da Sivas merkez olmak üzere Dânişmendliler, Erzurum ve dolaylarında, Saltuklular, Erzincan ve dolaylarında, Mengücekler Van gölü havzasında, Ahlatşahlar Mardin, Hasankeyf dolaylarında Artuklar gibi birtakım İlk Anadolu Türk Beylikleri kuruldu. Böylece hızlı bir şekilde Türklerin Anadolu’daki fetih hareketleri başladı”.

‘ARAPLARIN 300 YILDA YAPAMADIĞINI TÜRKLER 30 YILDA YAPTI’

Malazgirt Zaferi’nin Türk tarihi açısından son derece önemli olduğuna vurgu yapan Solmaz, “İkinci safhayla beraber Anadolu’nun kapıları Türklere açılmıştır. Malazgirt öncesi Anadolu’ya yapılan akınlarla sonrası yapılan akınlar arasında büyük bir fark vardır. Malazgirt öncesinde Türkler, Kızılırmak dediğimiz Orta Anadolu bölgesine kadar ilerledi ama akınlarını yapıp geri döndükleri ve iskân olmadığı için bir kazanım elde edemiyorlardı. 1040’lı yıllardan 1070’li yıllara kadar 30 yıllık süreçte Orta Anadolu’ya kadar ilerlediler. Bizans’ın son direniş gücü kırıldığından dolayı Malazgirt Zaferinden sonra Türkler iki yıllık süreçte Adalar Denizine ve Kadıköy önlerine kadar olan bütün toprakları ele geçirdiler. Çünkü Malazgirt’te Bizans’ın son direniş gücü kırıldı. Bu nedenle 30 yılda Orta Anadolu’ya kadar ilerleyen Türkler, iki yıl içerisinde Adalar Denizi ve Kadıköy önlerine kadar ilerlediler. Malazgirt öncesinde akınlar yapılıp geri dönülürken Malazgirt’ten sora Türkler ele geçirdikleri bölgelerde iskân faaliyetlerini başlattılar. Fethedilen yerlere Türk nüfusu iskân edildi. Herhangi bir yeri ele geçirmek önemli bir şeydir ama ondan daha önemli olan o bölgeyi elde tutmaktır. Bir bölgeyi kesin olarak elde tutmanın yolu oraya nüfus iskân etmektir. Müslüman Araplar Emevîler ve Abbâsîler dönemlerinde 300 sene uğraştılar ve Anadolu’da gelebildikleri bölge Eskişehir yakınlarındaki Amorium Kalesi’dir. Çünkü Müslüman Araplar akınlar yapıp geri çekiliyorlardı. Fethettikleri bölgelere nüfus iskan etmiyorlardı. X. yüzyılda Makedonya hanedanı işbaşına gelmesiyle karşı saldırıya geçen Bizans iyice zayıflamış durumda olan ve fethettikleri bölgelere nüfus iskân etmeyen Abbâsîleri, Anadolu’dan sürüp çıkardı. Üç asır boyunca (700-1000) Anadolu’ya akınlar yapan Arapların 300 senede yapamadığını Türkler 30 senede (1040-1070) yaptı. 30 senede Orta Anadolu da dâhil Anadolu’nun önemli bir kısmı Türklerin eline geçti. Malazgirt Zaferi’nden sonraki süreçte ise neredeyse Anadolu’nun tamamına yakını Türk hâkimiyeti altına girdi ve nüfus iskan edilerek vatan haline getirildi” şeklinde sözlerini sürdürdü.

malazgirt-2.jpg

‘ANADOLU’NUN TÜRKLEŞMESİ VE İSLAMLAŞMASI MALAZGİRT İLE BAŞLADI’

Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasının Malazgirt ile başladığını ifade eden Solmaz, “Selçuklularda, Osmanlılarda nasıl eyalet sistemi varsa Bizans’ta da thema sistemi vardır. Bu temalardan bir tanesi de Anatolika Theması’ydı. Anatolika, ‘güneşin doğduğu yer’ anlamına gelmektedir. Anadolu İstanbul’a göre daha doğuda olduğundan bu şekilde adlandırıldı. Yani Anadolu kelimesinin kökeni, Bizans dilindeki Anatolika kelimesine dayanmaktadır. Şunu da söylemek gerekir ki bu coğrafyaya Türkiye adını biz değil, Batılılar yani Haçlılar verdiler. II. Haçlı Sefer esnasında Anadolu’ya gelen Haçlılar, burasının ağzına kadar Türklerle dolu olduğunu görünce Haçlı yazarları Anadolu’dan ‘Turkia’ diye söz etmeye başladılar. Daha sonra Bizans yazarları da Anadolu’dan ‘Turkhia’ şeklinde bahsettiler. Bundan sonra bu coğrafya ‘Türkiye’ diye anılmaya başlamıştır” diye anlattı.

Devamında Solmaz; “Şu anda üzerinde yaşadığımız topraklar Malazgirt sayesinde bizim vatanımız haline geldi. Anadolu’nun Türkleşmesi, İslamlaşması, Malazgirt Zaferi ile başladı. Malazgirt Zaferini diğer Türk zaferlerinden ayıran çok önemli bir özelliği var. Selçuklular, Osmanlılar gibi diğer Türk devletleri pek çok savaş yaptılar ve bunların sonucunda büyük kazanımlar elde ettiler. Burada ‘Tarihsel süreçte Türklerin kazandıkları zaferler sonucunda elde ettikleri kazanımlardan elimize ne kaldı?’ şeklinde kendimize bir soru sorduğumuzda Malazgirt’in değeri, önemi ortaya çıkmaktadır. Çünkü diğer zaferler sonucunda elde ettiğimiz topraklar bizim elimizde değildir ama Malazgirt Zaferi sonucunda elde ettiğimiz kazanım olan ve şu anda üzerinde yaşadığımız bu topraklar bizim elimizdedir. Bundan dolayı bizim Malazgirt ruhunu unutmamamız gerekir” şeklinde konuştu.

‘HAÇLI SEFERLERİNE GİDEN SÜREÇ BAŞLADI’

Malazgirt Zaferi’yle beraber Haçlı Seferlerine giden sürecin başladığını kaydeden Solmaz, “Malazgirt Zaferinin Avrupa tarihi açısından da çok büyük bir önemi vardır. Malazgirt Zaferini biz kazandık ve Anadolu’nun tamamına yakını Türklerin eline geçti. Bunun üzerine Bizans imparatoru Avrupa’ya şöyle bir mesaj gönderdi: ‘Bu barbar Türkler Anadolu’yu bizim elimizden aldılar. Bizi ortadan kaldırdıktan sonra sıra gelecektir.’ Bir parantez açmak gerekirse bu durum Osmanlılar döneminde gerçekleşti. Osmanlı döneminde Türkler Rumeli’ye geçtikleri gibi Viyana kapılarına kadar da ilerlediler. Avrupalılar, 25 yıl sonra Bizans’ın bu imdat talebine bir anlamda Haçlı Seferleriyle cevap vermiş oldu. Bu anlamda sıranın kendilerine gelebileceğini düşündüklerinden dolayı Avrupalıları harekete geçirdiler. Demek ki Haçlı Seferlerinin nedenlerinden bir tanesi de Bizans’ın imdat çığlığına çeyrek asır sonra Avrupalılar Haçlı Seferleriyle karşılık vermesi şeklinde gerçekleşmiştir. Bundan dolayı bir anlamda Malazgirt Zaferiyle beraber Haçlı seferlerine giden süreç başlamış oluyordu. Biz Haçlı Seferleri dediğimiz zaman hep dini sebeplere takılırız ama siyasi, sosyal, ekonomik sebepler de vardır” diye altını çizdi.

‘HAÇLI EFERLERİNİN DİNİ SEBEPLERİN ÇOK ÖTESİNDE EKONOMİK SEBEPLER VARDIR’

Haçlı Seferlerinde dini sebeplerin yanında ekonomik sebeplerin de olduğuna değinen Solmaz, “Haçlı Seferlerinde ön plana çıkan Kudüs, Müslümanlar için çok kutsal bir bölgeydi. Bu bölge Müslümanların elinde olduğundan dolayı burası Haçlılar tarafından ele geçirmek istenmiştir. Haçlı Seferlerinin dini sebeplerinin çok daha ötesinin ekonomik sebepler olduğunu ifade etmek gerekir. O dönemde doğunun zenginlikleri, doğudaki refah, ekonomik kaynaklar Avrupalılar tarafından ballandıra ballandıra anlatılıyor, hatta İncil’de doğu toprakları ‘sokaklarında süt ve bal akan’ şeklinde tasvir ediliyordu. Avrupa’da o zamanlar büyük bir ekonomik sıkıntı söz konusuydu. 1096 yılında doğunun zenginlerine özenen çoğunluğu başıboş kişilerden oluşan başlarında Pierre l'Ermite'in olduğu bir Haçlı ordusu, İstanbul’a geldi ve orayı yağmalamaya kalktı. Bizans İmparatoru tarafından Anadolu’ya geçirilen ve büyük katliamlar yaparak ilerleyen bu ordu görünümündeki başıboş Haçlı gürûh Türkler tarafından tasfiye edildi. 1096 yılı sonbaharından itibaren başlarında kontların, düklerin olduğu düzenli üç Haçlı ordusunun peş peşe yola çıkması ile Birinci Haçlı Seferi başladı. Haçlılar 1097 yılında I. Kılıçarslan’ın başkentini ele geçirdiler. Bu sırada I. Kılıçarslan Malatya’da bulunuyordu. Başkentinin Haçlılar tarafından kuşatıldığını haber alınca hızla geri döndüyse de başkentini kurtaramadı. Haçlılar daha sonra peş peşe iki ayrı ordu şeklinde Eskişehir yakınındaki Dorylaion yönünde ilerlemeye başladılar. Haçlıları takip eden I. Kılıçarslan Dorylaion’da Haçlılara pusu kurup saldırıya geçti. 600 bin kişilik tepeden tırnağa zırhlı şövalyelerden oluşan Haçlı ordularına başında Türkiye Selçuklu sultanı I. Kılıçarslan’ın olduğu 50 bin kişilik müttefik Türk ordusu büyük darbeler vurdu. I. Kılıçarslan, neredeyse birinci Haçlı ordusunu tasfiye edecekken, ikinci Haçlı ordusunun arkadan saldırması sonucu başarı sağlayamayacağını ve Haçlıları durduramayacağını anlayınca geri çekilmek zorunda kaldı. Kendisinden kat kat kalabalık, bu Haçlı ordularına karşı destansı bir mücadele veren I. Kılıçarslan Haçlıların ağır kayıplar verdirdi ancak onları durduramadı. I. Kılıçarslan’dan büyük darbeler alsalar da yollarına devam eden Haçlılar ele geçirdikleri Urfa’da Kontluk ( 1098), Antakya’da Prinkepslik (1098), Kudüs’te Krallık (1099) ve Tablusşam’da da Kontluk kurdular. 1099 yılında Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdiler. Kudüs’ün Haçlılar tarafından ele geçirildiği 15 Temmuz 1099 tarihi orada yaşayan Müslümanlar için bir kara gündür. Çünkü Kudüs, Hz Ömer döneminde ele geçirildiğinde kimsenin burnu kanamazken, Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdiklerinde 70 bin Müslüman öldürdüler ve akan kanların diz boyuna kadar yükseldiği Haçlı kaynaklarında ifade edilmektedir. Antakya prensi Bohemond’un Malatya dolaylarında Dânişmend Gazi tarafından esir alınıp Niksar’da zindana atılması üzerine 1101 Yılı Haçlı Seferleri başladı. 1101 yılında 3 tane Haçlı ordusu peş peşe yola çıkmıştır. I. Kılıçarslan’ın liderliğindeki müttefik Türk ordusu burada tarihte eşine az rastlanacak bir mücadele verdi ve kendilerinin dört katı olan bu Haçlı ordusunu Amasya Merzifon’da ağır bir yenilgiye uğratarak adeta bir destan yazdı. İkinci Haçlı ordusunun Konya’ya ilerlediklerini haber alan I. Kılıçarslan ağır bir savaştan yeni çıkmasına rağmen hızla harekete geçerek Konya dolaylarında ikinci orduya yetişip Haçlıları yenilgiye uğrattı. Üçüncü Haçlı ordusunun Konya’yı geçip Ereğli’ye doğru ilerlediğini öğrenince yıldırım hızıyla bu orduyu Ereğli yakınlarında yakaladı. İnsanüstü bir gayretle yaptığı üçüncü mücadele sonucunda bu Haçlı ordusunu da yenilgiye uğratarak hem Anadolu’yu hem de İslam dünyasını büyük bir tehlikeden kurtarmıştır” diyerek sözlerini noktaladı.

•SÜMEYRA KENESARI / YENİ HABER

Bakmadan Geçme