Erdoğan'ı Mursi'leştir, Türkiye'yi İran'laştır..

Türkiye'de oynanmak istenen kirli oyunu Yeni Şafak Gazetesinde İbrahim Karagül bugün bütün çıplaklığıyla, netliğiyle yazdı...İşte O Yazı:

İran'ın dünya sisteminin içine çekilmesi Türkiye dahil bir çok ülkenin pozisyonunda ciddi değişikliklere yol açacaktır, demiştim. Sadece ülkelerin değil, siyasi partilerin, cemaatlerin, sermaye çevrelerinin de bu değişime ayak uydurmak zorunda kalacağını, taraf olacağını, bir çoğunun şaşırtıcı hareketlere girişeceğini ifade etmiştim.

Birilerinin ayrıca Türkiye'de bir Mısır senaryosu uygulamak istediğini, bölgesel demokratik dönüşümü tersine çevirmeye çalıştığını, Mısır'ın ilk kez denediği demokratik dönüşümü sabote ettiğini, bölgedeki hafıza canlanmasına ve değişime alabildiğine destek veren Türkiye'yi ve bu eğilimin mimarlarını cezalandırmayı kafasına koyduğunu da not edelim.

İttifaklar ve düşmanlıklar bugün bu iki tez üzerinden biçimlendiriliyor. Türkiye'ye yeni pozisyon biçmeye çalışan bir karanlık koalisyon, Tayyip Erdoğan'a da kader belirlemeye yelteniyor. Türkiye'yi İran'laştırıp 'şer cephesi' diye tanımladıkları alana çekmek, Erdoğan'ı da bölgedeki dinamikleri harekete geçirdiği için tarihe gömmek istiyorlar.

Gündelik hezeyanlardan sıyrılıp, yalanlar ve zihinsel esaretten özgürleşip bu yeni durumlara dikkatle eğilmek, en önemlisi de bu amaçla şekillendirilen ittifaklara, koalisyona, dayanışmaya bakmak, kimlerin nerede durduğunu, nasıl roller üstlendiğini, ne tür görevler aldığını belirlemek gerekiyor.

İÇERİDEKİLER ERDOĞAN'I DIŞARIDAKİLER TÜRKİYE'Yİ

İran-Batı yakınlaşması devasa bir ülkeyi uluslararası sisteme, piyasaya, pazara açıyor. Kaynaklar üzerinde müthiş bir rekabet, paylaşım başladı. Türkiye'de Halkbank operasyonu yapıldığı, İran'a yedi milyar dolarlık altın satışının sıfıra indiği gün, bu yakınlaşmayı sağlayan ülkelerin bankaları ve şirketleri İran'da pazarlıklar yapıyor, pay kapmaya çalışıyordu. Türkiye'de 'yerli' sermayeye savaş açıldığı günlerde o ülkelerin ulusal şirketleri, devlet desteğiyle İran kapısına dayanmış, ne kadar alabileceğinin hesaplarını yapıyordu.

Türkiye; devlet içindeki kadrolaşma ile devletin verdiği yetkiyi ülkeye karşı kullanan fesatçıların ihanetiyle yüzleşirken, dünya İran'a akın ediyor, inanılmaz bir ekonomik ve diplomatik manevra yaşanıyordu. Bizdeki ihanet ise, nedense o ülkelerin, şirketlerin özel gündemleriyle birebir örtüşüyordu. Birileri sanki içerideki bazı çevreleri saat gibi kurmuş, tam zamanında harekete geçirmişti. Kendilerine rol tayin edenler alabildiğine İran'la sevişirken onlar ısmarlama İran düşmanlığı ile kendi ülkelerinin altını oyuyor, önünü kapatıyor, sınırsız bir öfke ile Türkiye'yi siyaseten felç etmek, ekonomik açıdan çökertmek için bilinen her yolu deniyorlardı.

İmaj, algı, fesat, fitne, kötülük yayılıyordu bütün ülkeye.

Akıl hocaları Türkiye'yi İran'dan boşalan yere çekmeye çalışırken onlar da Erdoğan'ı Mursi gibi darbe ile devirmek, siyasi olarak bitirmek, ellerine kelepçe vurmak ve içeri atmak istiyordu. Sonrasında neler var Allah bilir. Ama kusursuz plan devreye sokulmuş, içeridekiler Erdoğan'ı dışarıdakiler Türkiye'yi bitirmek için seferber olmuştu.

Bu, Türkiye için karşılaştığımız en büyük yıkım projelerinden biriydi. İran devriminden bu yana, hiçbir zaman böyle bir değişim olmamıştı, çok ciddi bir kırılma yaşanıyordu. Gerçek anlamda eksen kayması söz konusuydu. Türkiye ve İran'ın uluslararası sistemde yeri değiştirilmek isteniyor, bu amaçla içeride yaygın bir toplumsal taban, devlet içinde örgütlü bir yapı harekete geçiriliyordu.

Mısır'da demokrasiyi ve özgürleşmeyi destekleyen, bölgeye ilham kaynağı olup yüz yıldır devam eden Batı denetimine karşı uyanış ve özgürleşme çağrıları yapan siyasi iktidar cezalandırılacaktı. Tehlikeliydi, bütün bölgeyi etkiliyordu. O etkiledikçe bölge denetimden çıkıyordu.

Darbe gerçekleşirse Türkiye tekrar yönetilebilir alana çekilecek, bölge de bu tehlikeli siyasi söylemden kurtarılmış olacak, düzen devam edecekti.

Bu sefer başarmak zorundaydılar. Ancak ciddi bir engel vardı. O adreslerden gelen bütün yıkım projelerine direnen, tarihi hafızasını ve kendini yenileyen bir Türkiye toplumu duruyordu karşılarında. Bu yüzden de asla yerli olmayan bir proje, yerli hem de muhafazakar bir taban üzerinden servis edildi. Şimdiye kadar kullandıkları en güçlü kartı kullanıyorlardı.

Mursi'yi devirerek Arap dünyasının en güçlü ülkesindeki uyanışı kırdılar, mahkum ettiler, devreden çıkardılar. Türkiye'yi çökerterek İslam dünyasındaki yükselen özgüveni tekrar ortaya çıkamayacak şekilde yok etmek istiyorlardı. Bu yüzden Türkiye'nin direnci kırılmalıydı. Sadece Türkiye için değil, 21. Yüzyıl'a dönük bütün düzenlemeler için bu meydan okuma söylemi yok edilmeliydi.

Şaşırtıcı olan şu: ABD İran'la yakınlaşırken, her alanda iş tutmaya çalışırken, Türkiye ve dünyaya bakışı büyük oranda ABD dış politikasına paralellik gösteren bir çevre İran'la hesaplaşma için neden bu kadar istekliydi. Sadece İran'la değil, Türkiye'deki var olan iktidar çevreleriyle de..

İşin daha da tuhafı, keskin bir İran düşmanlığına sahip bir cemaatin; İslam'ı algılama biçimi, düşünce disiplini, örgütlenme ve siyasi mücadele şekli, tavırlarındaki konjonktürel değişimler nasıl oluyor da İranlılarla bu kadar benzeşebiliyordu? Biri Sünni diğeri Şii düşünceye sahip olan iki kesim arasındaki benzerlikler gerçekten şaşırtıcı nitelikteydi. Ama gelin görün ki, cemaat Türkiye'nin en sert İran karşıtı oluyordu.

HUMEYNİ GİBİ DÖNMEK

Fethullah Gülen'in 16 yıldır Türkiye dışında oluşu, ekibinin devleti, toplumu, serveti ele geçirme ve yönetme azmi ve örgütlülüğü nasıl oluyor da bir darbe ya da devrimle son bulacak şekilde dizayn ediliyor? Nasıl oluyor da Humeyni gibi dönmesinin hesapları yapılıyor. Bu kadar benzerlik nereden geliyor?

Yıllardır Türkiye'de rejim değişikliği isteyen siyasi projelerin arkasındaki sermaye gücü ve Türkiye'deki ortakları bu sefer de müthiş bir ittifak görüntüsü veriyor, cemaat böyle bir sermaye ile rejim değişikliği için iş tutuyordu. Bu, belki de projenin en zayıf noktasıdır.

Neden mi?

Çünkü Soğuk Savaş mantığına sahip neocon çevre ve ona destek veren sermaye ile Türkiye'deki darbeci sermaye çevreleri yani 'eski Türkiye' hayali kuranların cemaati parmağında oynatıp amaçlarına ulaştıklarında fırlatıp atma ihtimali çok yüksek. Bu ittifakın stratejik olmayacağını, konjonktürel olduğunu tahmin ediyorum. Sermaye-cemaat ortaklığında kimin kimi kazıklayacağını tahmin etmek güç değil.

Çünkü biz onları biliyoruz. Bugün o malum sermayenin desteğini aldıklarını sanabilirler. Ancak şartlar değiştiğinde onları nasıl hırpaladıklarını, itibarsızlaştırdıklarını, tükettiklerini hep beraber göreceğiz.

Türkiye'nin Soğuk Savaş sonrasına daha doğrusu 21. Yüzyıl'a dönük rüyalarına son vermek isteyenler onu tekrar geçmiş yüzyıla gömmek istiyor. Bu haliyle olup bitenler, yaşanan kavgalar, verilen mücadeleler Türkiye içindir ve gelecek içindir.

Türkiye'nin zenginliğini, artan gücünü, refahını, siyasal hesaplarını, umutlarını masaya yatıranlar, 'Türkiye de İran gibi nükleer silah edinmek istiyor, dikkat' diyebilenler, cezalandırılmasını isteyenler, masum söylemlerle kamufle edilmiş bilinen tezgahları pazarlayanlara karşı Anadolu feraseti elbette galip gelecektir. Bir çoğu kişisel öfkeleri ile bu kervana katıldı. Onlar çok geçmeden nasıl bir senaryoya meze yapıldıklarını anlayacaktır.

Bir ruhani lider gibi ya da Humeyni gibi dönmek, bir İran senaryosu Türkiye'de tutmaz. Hele hele Hilafet üzerinden hesaplar asla tutmaz. Çünkü bu millet, bunun bir emperyal proje olduğunun çok çabuk farkına varır.

Daha şimdiden ittifaklar halkasını çözdüğünü, kirli ellerin bu senaryoyu yönettiğini, oyun kurucuların kimler olduğunu anlamışsa, bir kez daha düşünmekte fayda var.

 

Orjinal link

Kaynak: Yeni Şafak Gazetesi

 

 

 

 

 

Bakmadan Geçme