ARTIK SÖZDE DEĞİL ÖZDE TARIM ÜLKESİYİZ
Bahri Dağdaş Uluslararası Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürü Fatih Özdemir, Türkiye’nin artık Tarımda ve tohumculukta dışa olan bağımlılığı çok büyük oranda azalttığını belirterek, “Her geçen gün dışa bağımlılığımız azalıyor. Atılan büyük adımlar sayesinde Türkiye artık gerçek anlamda da bir tarım ülkesi” şeklinde konuştu.
Bahri Dağdaş Uluslararası Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürü Fatih Özdemir, Enstitü ve çalışmaları hakkında gazetemize özel açıklamalarda bulundu. Bahri Dağdaş Uluslararası Tarımsal Araştırma Enstitüsü’nün Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Tarımsal araştırmalar ve politikalar Genel Müdürlüğü’ne bağlı 49 enstitüden biri olduğunu ifade eden Fatih Özdemir, Bizim gibi bölge enstitüsü olan kurumlar da var. Biz en büyük enstitülerden biriyiz. Hem hayvancılık hem de bitkisel araştırmalar yapıyoruz. Bölgede bizim çalışma alanımızda olan on üç tane il var. Yani bitkisel ve hayvancılık olarak düşündüğümüzde Sivas’tan, Antalya, Mersin’e kadar büyük ve geniş bir çalışma alanımız var. Tabi bitkisel ve hayvancılık araştırmalarındaki ana görevimiz hızla çeşit geliştirme ve yeni çeşitlerin daha yüksek kalitede geliştirilmesi. Ama bunun yanında genetik kaynaklarımızın korunması muhafaza, unlardaki genin belirlenmesi görevlerimiz arasında. Yine bu çalışmaların yanında 2010 yılında kuraklıktan mustarip olduğumuz için bakanlığımızın bize verdiği bir görevde, kurak koşuluna dayanıklı yeni çeşitler geliştirmek” dedi.
BUĞDAYIN ANAVATANI TÜRKİYE
Şu anda mevcut devam eden buğday ve ayçiçeği projelerinin yanında kuru fasulyede de projeleri olduğunu belirten Özdemir, “Kurağa dayanıklı materyal geliştirmeye çalışıyoruz. Yine bu kapsamda biraz önce söylediğim gen kaynaklarının korunması kapsamında Türkiye’nin 65 ilinde yerel buğday araştırmamız var. Yerel buğday dediğimiz köy buğdayları, yerel popülasyon dediğimiz mengende sandıkta saklanan buğdaylar. Şu anda üç bin tane elimizde popülasyon var. Bu ne kadar zengin bir coğrafyada olduğumuzu veya bizim genetik olarak ne kadar zengin olduğumuzu gösteriyor. Buradaki önemi de şu, zaten buğdayın anavatanı Türkiye bunu bütün dünyada biliyor. Aslındaki bizdeki bu hazinenin de peşindeler bu anlamda. Dünyanın bütün ülkeleri buğdayın araştırmalarını yaparken gen kaynağına gitmeye çalışıyorlar. Bununla ilgili mutlaka duymuşsunuzdur tohum kaçakçılığı şudur budur gibi faaliyetler de oluyor. Ülkemizin farklı yerlerinde farklı milletlerden bilim adamları veya kaçakçılar yakalanabiliyor. Bununla ilgili yapılan düzenlemeler sayesinde bu görevleri de yerine getiriyoruz. Üç bin tane popülasyonu gen bankasına kazandırdık. Bununla ilgilide üzerinde çalışmalar yapıyoruz” diye konuştu. Bu hazineden işlerine yarayan materyal olduğunu vurgulayan Özdemir, “Bunlardan bazıları kurağa dayanıklıdır bazıları hastalığa, bazıları zararlara dayanıklıdır. Bazılarının ise verimi ve kalitesi yüksektir bu hazineden işimize yarayan verileri veya bilgiyi, genetik bilgiyi mevcut çok ekilen buğdaylara aktarmak için. Bunun dışında yine bu kapsamda üniversitelerle özel sektörle iş birlikleri yapıyoruz. Yeni projeler üretiyoruz AB projelerimiz var” dedi.
TÜRKİYE’DE BU ANLAMDA TEK KURUMUZ
Enstitünün uluslararası ismi nereden geldiğiyle ilgili de açıklama yapan Özdemir, “Türkiye’de bu anlamda tek kurumuz. 1986’da kurulmuş bakanlığımız ve uluslararası iki tane araştırma kuruluşu olan, bir protokolden kaynaklanan bir isim aslında. Bu üçlü koordinasyon Konya’dan yürütülüyor yani biz tarım bakanlığımız adına bu koordinasyonu Türkiye koordinatörlüğünü yürütüyoruz. Aynı zamanda farklı yerlerimiz var. ortadaki Asya kuzey Afrika ülkeleriyle iş bağlantımız var. Yüze yakın ülkeden tohum alıp, elliye yakın ülkeye de yer yıl tohum gönderiyoruz. Bunlar ihtiyacı olan ülkeler. Başta Türkiye cumhuriyetleri olmak üzere ihtiyacı olan ülkelere araştırma materyali gönderiyoruz. Yani biz hem Konya için hem Türkiye için çeşit geliştirirken hem de bu tip ihtiyacı olan ülkelere de geliştirilmeye aday yani ARGE kısmının bir buğdayın gelişmesi için 12-13 yıl lazımken, biz 8-10 yılını bizde geçirmesi gerekiyor. Getirttiğimiz buğdayı onlara göndererek kendi ülke koşullarında görüp değerlendirip çeşit haline getirmelerine de yardımcı olmuş oluyoruz” ifadelerini kullandı.
HAYVANCILIKLA İLGİLİ DE PROJELERİMİZ VAR
Hayvancılıkla ilgili de çok önemli görevler yerine getirdiklerini vurgulayan Özdemir, “Birinci olarak projelerimiz var. Bunlar biraz önce dediğim gibi genetik materyaller geliştirmesiyle ilgili projeler. Arkadaşlarımız gidip Mersin yaylalarında, Antalya tarafında, Aksaray’da Konya’da, Karaman’da farklı yerlerde materyal elde ediyorlar. Bunları mümkün olduğunca saf elde edip bu sürülerde çalışmalar yapıyorlar. Bu çalışmada onlara koç temini yapıyoruz Kaliteli koçlar sürüye katarak bu sürülerin kayıtlarını tutarak çiftçiye hem kayıt tutmayı öğretiyoruz hem de, sürüdeki genetik ilerlemeyi kayıt altına aldığımızda çiftçimize kontrol şansımız oluyor. Bu sürülere projelere çiftçimiz projede yer aldığı için bakanlığımızdan doğrudan hibe desteği temin ediyoruz. Geçen yılki rakamlarla sadece bizim Konya olarak, sadece Konya ilinde bu projelerden verilen desteğin dört milyon TL civarında olduğunu söyleyebilirim” şeklinde konuştu.
DESTEK VERİLİYOR
“Çiftçi vatandaşımız bu projede yer almayı kabul edip bizim şartlarımızın dışına çıkmadığı için ve sürüsünde ıslah ilerleme olduğu için bu desteği alıyor” diyen Özdemir, Nasıl bir ilerleme oluyor; doğan kuzulardaki doğum ağırlığı veya doksanıncı gününde yüzüncü günündeki canlı ağırlık. Bunlar çok önemlidir hayvancılıkta. Yani daha erken kasaplık hale gelirse kuzular bu genetik bir ilerlemedir ve hayvancılık açısından et üretimi açısından çok önemli bir faktördür. Yüzüncü günündeki canlı ağırlık artışının üç ila on kilo arasında bir ağırlık artışı sağlanır. Atıyorum o sürüde hayvanlar önceden yirmi beş-otuz kilo iken bu proje sonunda, altı yıllık genetik düzenleme sonunda en az canlı ağırlık artışı üç kilo en fazla on kilo olmuş. Yani artık kuzular yüzüncü gününde otuz kilo veya kırk kilo olmuş” diye konuştu.
ÇİFTÇİ BU PROJEDE YER ALMAK İÇİN CAN ATIYOR
“Biz bu projeleri Konya Keçi Birliklerimizle birlikte yürütüyoruz” diyen Özdemir, “Çiftçi bu projede yer almak için can atıyor. Âmâ bizim bazı koşullarımıza tabi olması gerekiyor. Bizimde bazı olmazsa olmazlarımız var. Bu dediğim hep çiftçi lehine zaten. Yani bir hayvanın on kilo artışı olsa beş yüz tane hayvan olsa ve bunun da Türkiye geneline yayıldığını düşünün. Gen kaynaklarının korunması da bizim görevlerimizden bir tanesi demiştim. Bununla ilgili hasat - hasmer veya Konya merinosu Ak Karaman gibi çeşitlerin ırkların ıslahını yaparken de aynı zamanda nesli tükenmekte olan bazı yerli ırklarımız var. Onlarında korumasını yapıyoruz. Bunlardan en bariz örnek güney karaman ırkımız olarak söyleyebiliriz. Bu coğrafyanın bizim öz evladımız buranın kendi adından da anlaşıldığı gibi ama şimdi Türkiye’de maalesef nesli tükenmeyle yüzyüze kalmış bir durumda. Arkadaşlarımız bununla ilgili çalışmaları yürüttüler. Şu anda doksan civarında hayvan, güney karaman koyunu bulundu tesbit edildi. Enstitümüzde koruma altına alındı. Yine çalışmalar devam ediyor, hayvan bulunduğunda veya bununla ilgili gereken koruma tedbirleri gerçekleşiyor” ifadelerini kullandı.
ISLAHIN AMACI DAHA YÜKSEK VERİMLİ ÇEŞİTLER ELDE ETMEKTİR
Islahın amacının daha yüksek verimli çeşitler elde etmek olduğunu belirten Özdemir, “Bunun üstünde dediğimiz gibi geni değiştiriliyor mu, acaba veya eksiltme çıkarma yapılıyor mu, bu bir tedirginlik oluşturuyor. Şimdi Türkiye’de yasal düzenlemeyle garanti altına alınmış, genetik yapısı değiştirilmiş organizma veya GDO dediğimiz de bunlardan bir tanesi. Bu kodlarda çalışma yapma veya GDO’lu ürün tüketimi ekimi satışı pazarlaması kesinlikle yasaklanmış durumda Türkiye’de. Bilimsel bazı çalışmalar vardır ama biz şu anda öyle bir şey yapmıyoruz. Bizim yaptığımız ıslah çalışması doğada kendi kendine de bulabilen genetik bir ilerlemeyi sadece biz kontrollü koşullarda yapmış oluyoruz. Biz buğdayı kontrol altında denetlemiş oluyoruz. Yani dediğim gibi GDO’lu ürün veya GDO yaklaşımı şu anda bizim çalıştırma alanımızda mevcut değildir. Kullanılan herhangi bir ürün yoktur. Türkiye’de de yoktur. Herhangi buğday mısır arpa bazen karıştırılıyor. Annesi, babası belli olan, yabancı tohumlanan bitkilerde onların tozlaştırılması ile elde edilen tohumların ekilmesidir. bu bir tohum teknolojisidir aslında pazarlama teknolojisidir. Buradaki amaç tohumcu şunu amaçlar, her yıl çiftçi benden tohum alsın birde Türkiye olarak yaptığımız tohumculuk faaliyetinde de bunu yapıyoruz. Yani bizde tohum sattığımız yer her yıl tohum alsın istiyoruz ülke olarak. Bu bir stratejik pazarlama tekniği. GDO ile ilgisi yok. Neden vatandaş alıyor, yüzde otuz yüzde yirmi beş aldığı tohumu ekerse verimde azalma oluyor. Dolayısiyle tohumcudan veya firmadan tekrar tohum almak durumunda. Tohumda bilinen Yanlışlardan bazıları nı eklemekte fayda var, hep israilden tohum alıyoruz diye bir şey var, bu on-on iki yıl önce bakanlığımızın çalışmaları başlatmadan önceki durumdu , yüzde seksen beş dışa bağımlı idik bu bir gerçek bunu kimse inkar etmiyor tohumda yüzde seksen beş dışa bağımlıydık” ifadelerini kullandı.
TOHUMLARDA DIŞA BAĞIMLILIK DÜŞTÜ
Hububatta dışa bağımlılığımız hiç olmadığını ifade eden Özdemir, “Dışa bağımlı olduğumuzu ifade ettiğim grup genelde sebze tohumları. Yani domates salatalık patlıcan gibi ürünlerde dışa bağlılığımız çok yüksekti. Şimdi bu gurupta da yapılan çalışmalar sonucu son on yılda bu bağımlılığımız yüzde seksen beşten yüzde otuz beşe düştü. Artık o gurupta da sebze gurubunda da yüzde altmış beş yerli tohum üretiyoruz. Bu bakanlığımızın öncülüğünde başlatılan bizim gibi ama, sebze çalışan enstitülerimiz var. Enstitüler özel sektör ve üniversitelerle iş birliğine gidildi. Hep beraber güzel bir çalışma ortaya çıktı. Ve biz kendi yerli sebze tohumlarımızı geliştirdik. Onları kullanıyoruz yüzde altmış beş oranında. Kalan yüzde otuz beş azaltıla bilinirmi azaltıla bilir. Ama biz dünya ya yaş sebze meyve ihraç eden ülkeyiz. Pazarlama stratejisi açısından baktığımız zaman domatesin tohumunu yurtdışından almak zorundaysak mecburen almak zorundayız onda yapacak bir şey yok. Ticari boyuta baktığımızda. Ama inşallah elimizden gelen gayreti göstererek ondada bir azalma gidilmesi hepimizin lehine olur” şeklinde görüş belirtti.
TARIMDA ÇOK ÖNEMLİ AŞAMALAR KAYDETTİK
“Tarımda çok önemli aşamalar kaydettik” diyen Özdemir, “2007’de çıkarılan tohumculuk kanunu tarımla ilgili kanunlar düzenlediler. Biliyorsunuz arazi toplulaştırma tarım arazilerinin verilmesinin engellenmesiyle ilgili yani bunlar devrim niteliğinde işler yapıldı. Şu anda Konya’mız bu Orta Anadolu’da özellikle tarım alanlarının toplulaştırmasıyla ilgili çok büyük bir proje, devasa projeler var elimizde, en son kırk günde yapılan toplulaştırma son iki yılda o miktarla bu miktar şu anda beş yüz bin sekiz yüz bin hektara kadar dayandırıldı. Bunlar çok büyük rakamlar. Yani ne yapıyoruz çiftçilerimize bakanlığımız bir sürü destek veriyor. Eskiyle kıyasladığımızda çiftçinin suyu daha etkin kullanılabilmesi, daha etkin verim alması, bizim ürettiğimiz daha yüksek verimli kaliteli buğdayları çiftçimizin kullanması için destekler veriliyor. Tarım arazileri bölünürse çiftçilerimiz bu destekten daha az faydalanabiliyorlar çünkü mesela bir damlama sulama veya kapalı sistem desteği veriliyor çiftçimizin on tane dağınık dağınık tarlası var. Hangi birine vereceksin. Çünkü her birine alet ekipman lazım ayrı ayrı kuyu lazım ama bu on arazi toplulaştırıldığı zaman bir tane kuyuyla bir tane mekanizasyonla aynı işi yapabiliriz. Dolayısıyla işin başlangıcı ve en önemli noktası arazi toplulaştırma, birde bunu korumakta lazım. Yani bu taraftan toplulaştırırken bizim toplulaştırdığımız yerden mirasla yenilen bölüm olursa oda ayrı bir sorundu. Dolayısıyla bakanlığımızın geçen yıl çıkardığı kanunla da miras yoluyla arazi bölümünün bunun önüne de geçilmiş oldu” diye konuştu. HAYRETTİN ATAK / YENİ HABER GAZETESİ