'Herkes haddini hududunu bilecek'

Ak Parti Konya milletvekili Prof. Dr. Cem Zorlu paralel yapıyla mücadeleden Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar geniş bir yelpazede gündemi gazetemize değerlendirdi.

'Herkes haddini hududunu bilecek'
TAKİP ET Google News ile Takip Et

Son dönemde sosyal medyada ve bazı medya kuruluşlarında paralel yapı hakkında yorumlarınızı paylaştınız. Bu yapılanma sizce nasıl böyle bir boyut kazandı? İslami referanslarla yola çıkan ve bu gün hükümetle kavga eder duruma gelen bu yapılanma ile hükümet arasında yaşanılan gerginlikler toplumsal yapımızı nasıl etkiliyor, yaşanılan olaylar bundan sonraki süreçte benzeri organizasyonlar için de olumsuz bazı süreçleri tetikler mi?

 

Öncelikle ilginiz ve konuya yaklaşımınızdan dolayı şahsınıza ve kurumunuza teşekkür ediyorum. Evet, sosyal medyada ve bazı basın organlarında paralel yapıyla ilgili görüş ve yorumlarımı paylaştım, paylaşmaya da devam edeceğim. Son dönemde bazı yorumlarım medyaya daha sık yansımış olsa da; ben konuyu meselenin ilk başından bu yana yakından takip eden ve tüm süreçlerde görüşlerimi her ortamda özgürce paylaşan birisiyim. Paralel yapının nasıl böyle bir boyut kazandığına dair söyleyeceklerim aslında malumun ilanından öteye gitmez. Çünkü konu gerek siyasi platformda, gerek medya ortamında gerekse milletimizin ekseriyeti nezdinde çok tartışıldı ve konuşuldu. Hepimiz biliyoruz ki bu yapı öncelikle milletimizin milli ve manevi değerlerine dair hassasiyetlerini ciddi anlamda istismar ederek güçlendi, gelişti ve serpildi. Önce dini referanslarla yola çıktılar. Cemaat diye adlandırıldılar, sonra hizmet hareketi denilmeye başlandı, daha sonra ise camia söylemine yöneldiler. Buradan da anlaşılacağı üzere İslami referansla yola çıkan bu yapılanma özellikle son dönemde kendisine isim ve yeni tanımlama arayışlarına girişti. Safiyane niyetlerle milletine, dinine ve değerlerine katkı sağlamayı hem insani hem İslami bir vazife olarak gören birçok vatandaşımızdan burs, himmet ve benzeri adlar altında ciddi destekler aldılar. Eğitim alanında yaptıkları yatırımlar ile tabanlarını genişlettiler. İnsanlarımızın en hassas olduğu konuların başında gelen evlatlarından meseleye yaklaştılar. Belli bir tabana ulaştıktan sonra, eğitim kurumlarındaki yaygınlaşmayı önemli bir network fırsatına dönüştürdüler. Zaman içerisinde gönüllülük esasına göre aldıkları ayni, nakdi ve manevi destekleri büyütmek adına farklı yol ve yöntemleri denemeye başladılar. Bu yöntemlerin neler olduğunu iş adamlarımızın yaşadıkları olaylar, yargıdaki, polis teşkilatımızdaki, bürokrasimizdeki son dönemde şahit olduğumuz olaylar net olarak gösteriyor. Bir örnek verecek olursak; burs adı altında destek istedikleri bazı iş adamlarımız “öğrenci isimlerini verin, biz bizzat öğrencinin hesabına bursunu gönderelim” dediklerinde öğrenci ismi vermek yerine ya bursu almama ya da tehdit, şantaj ve farklı yöntemlerle kendi kurumlarına daha büyük kaynak sağlama gayretlerine giriştiklerini yaşadığımız olaylar net olarak gösteriyor. Diğer taraftan hangi yöntemle olursa olsun himmet adı altında alınan değerlerin kayıt içerisine alınıp alınmadığını, ilgililerine yardımla ilgili bir belge verilip verilmediğini siz de, biz de, milletimiz de gayet iyi biliyor. Toplanan bu yardımlar milletimizin evlatlarının eğitiminde kullanılmak yerine farklı yapılanmalara da kanalize edilmeye başlandı. Medya organları, finans kurumları, iş adamı dernekleri, hastaneler ve birçok iktisadi teşekkül kurmaya başladılar. İş asıl hedefinden ve fonksiyonundan uzaklaştıkça kirlendiler, kirlendikçe de ahlakiliklerini kaybetmeye başladılar. İşte bu noktadan sonra mesele; İslama, millete ve ümmete hadim olacak gayretlerden çok bir hakimiyet mücadelesine dönüştü. Hakimiyet mücadelesini de ahlaki kurallar çerçevesinde yürütemediler. Makyavelist bir mantıkla gücü elde etmek, hakimiyet kurmak için neredeyse her yol mubahtır mantığını benimsediler. Millete hizmet ambalajının milletle savaşa dönüştüğünü maalesef hep birlikte görmeye ve yaşamaya başladık. Bu kavgayı da mertçe ve ahlaklıca yapamadılar. Millete ve ümmete düşmanlık besleyen ulusal ve uluslararası birçok yapılanmayla kirli ilişkiler içerisine girdiler. Milletin öz evlatlarını düşman bellerken, onlara beddualar ederken kirli ilişkilerinin de bir göstergesi olarak milletimiz ve inançlarımızla savaşan ülke ve kesimleri otorite olarak nitelediler. Onlarla ve onların uzantıları ile diyalog ve ılımlı İslam söylemleri ile ilişkilerini en üst seviyelere çıkardılar, ortak çıkarlarda onlarla bir olup ülkemizi ve milletimizi uluslararası boyutta itibarsızlaştırma gayretlerinin içimizdeki parçası hatta piyonu haline dönüştüler. Böyle bir yapılanma elbette sosyal dokumuzda, milli ve manevi değerlerimizin yaygınlaşmasında hepimize zarar verdi, vermeye de devam ediyor. Halisane niyetlerle çalışan diğer yapılanmalara destek veren insanlarda da huzursuzlanmalar oldu. Kendilerine destek veren insanlar aldatılmışlık ve sömürülmüşlük hissiyatı ile demoralize oldular. Bunun vebali büyük. Allah ayrıca bunun da hesabını onlardan soracaktır diye düşünüyorum. Ahlakiliğini kaybetmiş tüm tüzel ve gerçek kişiler hem hak divanında hem de vicdanlarda gerekli cezayı alacak, yok olmaya mahkum olacaklardır. Bundan sonraki süreçte paralel yapıyla yaşanılan sorunlar ahlaki değerlerine sadakatini sürdüren yapılanmalara zarar vermez. Bilakis onların daha fazla destek bulmasına, hizmetlerinin gelişmesine ve hakkaniyet ölçüsünden sapmayan kardeşlerimizin güçlenmesine vesile olacaktır diye düşünüyorum. Ancak, bu bağlamda paralel yapının milletimize, ülkemize ve diğer iyi niyetli yapılanmalara zaman ve enerji kaybettirdiği bir gerçek.

Paralel yapının en çok Ak Parti hükümetleri döneminde geliştiği ve büyüdüğüne dair yorumlar var. Neden meselenin ilk başından bu yana tedbir alınamadı eleştirileri var. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Ak Parti olarak biz; en başta iki temel noktayı esas aldık. Bunlardan birincisi; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında din, dil, ırk, renk, mezhep, meşrep yani tüm farklılıklar arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin adaleti tesis etmeyi ilke olarak benimsedik. Vatandaşlarımız arasında kimsenin kimseye üstünlüğü olmadığı gibi kimsenin kimseden de ayrıcalıklı olmadığı inancıyla hareket ettik. Yıllardır farklılıklarımız arasındaki adaletsizliklerden doğan ezilmişlikleri, hor görülmeleri, ötekileştirmeleri ve bunlardan dolayı oluşan zulümleri bitirmeyi hedefledik. Bunu yaparken de sayın başbakanımızın da defaatle ifade ettiği gibi “ yaratılanı sevdik yaratandan ötürü”. Çünkü biz cumhuriyet tarihimiz boyunca ezilmiş, adaletsiz muamelelere maruz kalmış, birçok alanda hakları gasp edilmiş bir kesimden geliyoruz. Çünkü biz kendisini bu devletin sahibi gören, kendisinin iktidar doğduğuna inanan, devlet millet içindir mantığı yerine “devlet biziz, millet de devlet için vardır” mantığı ile hareket eden, zamanın ruhunu yakalayamamış, dünyanın ve milletimizin gelişimini okuyamamış, fosilleşmiş ideolojileri ile hükümranlıklarını sürdürmeye çalışan sözde elitlerin değil bizzat milletin kendi içerisinden çıkmış bir partinin mensuplarıyız. Çünkü biz her şey Türkiye için, her şey milletimiz için diyerek herkes için hak ve adaleti tesis etme gayretiyle yola çıktık, bu yolda da değerlerimizden taviz vermeden, hedeflerimizden sapmadan yolumuza devam ettik. Biz herkes için hak ve adaleti tesis etme gayreti içerisindeyken herkese de eşit fırsatlar sunduk. Sunduğumuz bu fırsatlardan herkes istifade etti. Ülkemizin sosyal, siyasal ve özellikle iktisadi gelişmişliği ortada. Herkes gelişti, zenginleşti ve büyüdü. Çünkü, ülkemiz büyük bir kalkınmayı yaşadı. Bu yapı da elbette bu gelişimden herkes gibi istifade etti. Biz kimseye sen yürü, sen dur, sen otur, sen kalk demedik. Paralel yapı ise bizim bu mantığımızı, iyi niyetimizi, objektif bakış açımızı, herkes için sunduğumuz eşit fırsatları özellikle son dönemde tamamen kendi yapılanmaları lehinde haksız ve hukuksuzca suiistimal etmeye başladı. Gerek bürokrasinin içerisinde gerekse diğer alanlarda kendileri dışındaki kişi ve kurumların hayat haklarını ellerinden almak ve sadece kendi menfaatleri doğrultusunda şekillenmiş bir Türkiye hayaline kapıldılar. Bizim de bunlarla mücadelemiz işte bu noktada başladı. Bizler niyet okuyucular değiliz. Ancak, devlet geleneği içerisinde, hükümet etme gerçekleri çerçevesinde tüm vatandaşlarımıza eşit fırsatları sunarken ne zaman bu fırsatları pervasızca kullanmaya, iyi niyetli yaklaşımları suiistimal etmeye, hak ve adalete ihanet etmeye başlayanı görürsek de gereğini yapmaktan geri durmayız, durmuyoruz, durmayacağız da. Meseleye bu açıdan baktığımızda bunların bizim zamanımızda büyüdüğü doğrudur. Bunların bu kadar çirkinleşecekleri, ahlakilikten uzaklaşacakları, birçok zaaflarına rağmen bu kadar pervasızlaşabilecekleri doğrusu hesap edilemedi. Bu noktadan sonra bizim zamanımızda büyüdülerse, bizim zamanımızda da Temel esas olarak benimsediğimiz ikinci başlık ise kalkınma. Biz zenginlerin ve zenginler kulübü olarak adlandırdığımız yapıların talepleri, öncelikleri, beklentileri ve ihtiyaçları doğrultusunda hareket eden bir iktidar olmadık. Elbette servet ve sermaye düşmanlığı da yapmadık. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi bizim iktidarımız öncesinde Türkiye’nin manzarası aynen şöyle idi. “ Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul. Dokuz kişiye bir, bir kişiye tam dokuz pul. Kurt olsa yapmaz bu taksimi, kuzulara şah olsa.” Biz işte bu adaletsiz paylaşımı ve birilerine pervasızca akıtılan muslukları milletin lehine çevirdik. Bunu yaparken de kalkınmayı sadece ekonomik büyüme olarak görmedik. Devlet olmanın ve milleti bir arada tutan unsurlar ile sosyal yapının ihtiyaç duyduğu tüm alanlarda iyileştirmeleri esas alan bir kalkınma modelini benimsedik. İşte bu model Türkiye’yi bugün dünya ölçeğinde dikkat çeken, sözü ve işi itibar gören, uluslararası siyasette görüş ve yaklaşımları merak edilen ve önemsenen bir ülke haline getirdi. Özellikle yurtdışı bağlantısı olan, Türkiye Cumhuriyeti pasaportu ile yurt dışına çıkan vatandaşlarımız bunu yakından görüyor ve yaşıyor elhamdülillah. İşte bu kalkınmayı hazmedemeyen çevreler yakaladığımız istikrarı bozmaya, huzur ve güven ortamımızı dinamitlemeye ve kalkınma ivmemizi durdurmaya çalışıyorlar. Bu çevreler üzülerek ifade etmeliyim ki kendi içimizden birilerini de taşeron olarak kullanabiliyorlar. Paralel yapı da bu bağlamda taşeronlardan bir tanesi olarak hareket ediyor. Yalnız bu taşeronlukla belki bize kısa süreli bir zaman kaybettirmiş gibi görünseler de bir adım ötesinde hem taşeronluğunu yaptığı taraflarca bir paçavra gibi atılacaklarını, devletimizin ve hükümetimizin kararlı, dik duruşuyla da tarih sahnesinden silinip gideceklerini hesap edemiyorlar.

Son dönemde sosyal medyadaki paylaşımlarınızda ve basına yansıyan röportajlarınızda Selçuk Üniversitesi eski rektörü Süleyman Okutan ve Sayın Okutan’ın yaşadığı mahkumiyet süreci ile ilgili de yorumlarınız vardı. Sonrasında kendisiyle görüştünüz mü veya sizi aradı mı?

Evet. Süleyman Hoca beni aradı. Yaşadığı sürece dair de sohbet ettik. Kendisi bu süreçte kimseyle herhangi bir pazarlık yapmadığını ifade etti. Ben de saygıyla karşıladım. Yalnız, ben yine de o döneme dair Süleyman Hoca’nın anlatacaklarının hala var olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda hocanın konuşması gerektiğine olan inancım ve beklentim devam ediyor. Ben Hocayı severim vicdan sahibi bir insan, seçkin bir ailenin mensubu.

Paralel yapı ile mücadele ne kadar sürecek, sonu nereye varacak sizce?

Herkes haddini ve hududunu bilecek. Kimse kimseyi hükümranlığı altına almaya kalkmayacak. Demokrasi ve devlet olma geleneği ve gereği neyse ona uyacak. Biz Ak Parti olarak bu yapının ve millete kumpas kuranların, devlete paralel bir yapılanma hevesinde olanların devletimize ve milletimize zarar vermesine müsaade etmeyeceğiz. Bunun için ne gerekiyorsa yapılacak, tüm kurumlardaki bu tip yapılanmalar temizleninceye kadar operasyonlarımız sürecek. Hak edene haddini bildirmekten geri durmayacağız. Özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra da bu yapı ile mücadelemiz derinleşerek devam edecek diye düşünüyorum.

 

Söz cumhurbaşkanlığından açılmışken,  seçim süreci ve sonrası için neler söylemek istersiniz?

Seçim sürecini hep birlikte yaşıyoruz. Kimlerin hangi hedefler ile yola çıktığını, kimler tarafından projelendirildiğini hep birlikte izliyoruz. Milletin değerleri, beklentileri, ihtiyaçlarını kimlerin daha fazla paylaştığına şahitlik ediyoruz. Bazı şeylerin sonuçları kadar süreçleri de büyük önem taşır. Bu süreç, devlet ve millet olarak bizlere çok şey öğretiyor. Millet anlayıp milletle kol kola yürüyenler ile milleti avlayıp mutlu azınlıklarla yol yürüme hedefinde olanlar arasındaki farkı net olarak bu süreç bize yeniden gösterdi. Daha birkaç gün önce ana muhalefet partisinin başbakanımızın tabiri ile genel müdürü bir televizyon kanalında milleti nasıl aşağıladığını bu millet gördü. Bu millet, istiklalinin ve istikbalinin sembolü olan milli marşımızı bile başka şiirlerle karıştıran adayları gördü. Yine milletimiz, bir şehrimizde solcu, başka bir şehrimizde milliyetçi, bir başka şehrimizde muhafazakar kesimlerle seçim kampanyası yürüten, kafası karışık, gösterdiği refleksleri ile millete cumhurbaşkanı değil bir oyunun içerisinde piyon görüntüsü çizen adayları da tanıdı. Milletimiz aynı zamanda; iktidara geldiği günden bu yana milletten yana olan, sadece ülkemizde değil neredeyse tüm dünyadaki mazlumların sevgilisi haline gelen yiğit bir adamı da iyi tanıyor. Tanıdığı, bildiği, sevdiği ve kendinden birisi olarak gördüğü Recep Tayyip Erdoğan’ı bu sefer de Cumhurbaşkanı olarak görmek isteyen milletimiz 10 Ağustosta inanıyorum ki bu iş ilk turda bitirerek büyük bir tarih yazacak. Çünkü, artık bu millet zaman kaybetmek istemiyor, kendisine rağmen siyaset üretilmesini kabul etmiyor, kazanmış olduğu kalkınma ivmesi ve yakaladığı istikrarı ise sürdürmek istiyor. 11 Ağustos sabahı yeni bir Türkiye’ye uyanacağımıza inanıyorum. O gün tarihi bir gün olacak. Millet, kendi bayramını kendi inşa etmiş olmanın onurunu yaşayacak inşaallah.

Peki,10 Ağustos sonrası siyaseti için neler söylersiniz? Sayın Davutoğlu’nun ismi kamuoyunda sıkça bu anlamda konuşuluyor. Yeni Başbakan sizce kim olur?

Aslında her şeyi yerinde ve zamanında konuşmak siyasi yerindelik adına çok önemli. Öncelikle belirtmek isterim ki; 11 Ağustostan itibaren hepimiz yeni bir Türkiye’de yaşayacağız. Çünkü cumhurbaşkanını ilk defa halk seçecek. Bunun anlamı da gayet açıktır diye düşünüyorum. Halk seçtiği cumhurbaşkanından daha etkin bir başkanlık bekleyecektir. Dolayısıyla adı konulmamış bir yarı başkanlık sistemi 11 ağustos tarihinden itibaren başlamış doğal olarak başlamış olacaktır diye düşünüyorum. 10 Ağustosta başbakanımız yeni Cumhurbaşkanı olarak seçildikten sonraki siyasi haritada herhangi bir farklılaşma beklemiyorum. Bilakis cumhurbaşkanımızın koordinasyonunda yeni yapıyla daha büyük bir enerjiyle Ak Parti hizmetlerini sürdürecektir. Bu bağlamda şunu da ifade etmem gerekir ki; Ak Parti bir dava partisidir. Her davanın bir lideri vardır. Bu davanın lideri de Recep Tayyip Erdoğan’dır. Kendilerinin cumhurbaşkanlığına seçilmiş olması bu gerçeği değiştirecek değildir. Diğer taraftan bu dava elbette bir tek liderin ömrüyle sınırlı bir dava da değildir. Buradan hareketle Dış İşleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu Bey’in yeni başbakanlıkla ilgili isminin konuşulmasını doğal bir durum olarak keyif ve memnuniyetle değerlendiriyorum. Sayın Bakanımız, partimizin kuruluşundan bu yana, bu davanın inşası ve gelişimi sürecinde yer almış; bilgi birikimi, vizyonu, cesareti ve öncü kişiliği ile bu makama en layık kişilerin başında gelmektedir. Biz parti olarak istişare kültürü gelişmiş bir yapılanmayız. Yapılan ve yapılacak istişare süreçlerinde biz Sayın Davutoğlu ile birlikteyiz ve yanındayız. Konya milletvekili olarak Konyalı bir başbakanın olmasından onur duyarız. 

konyamilletvekilicemzorlu23.jpg

Bakmadan Geçme