İslamın fundamentalisti olur mu?

Ali Bulaç'ın İslam ve Fundamentalizm kitabı, İslam'ı 'kötü ve baskıcı olan din' şeklinde tanımlayan fundamentalizm kavramını detaylı bir şekilde anlatıyor. İslam'ın 'ed- din' olarak var olan konumunu da detaylandırıyor

Ali Bulaç’ın İslam ve Fundamentalizm kitabı, İslam’ı ‘kötü ve baskıcı olan din’ şeklinde tanımlayan fundamentalizm kavramını detaylı bir şekilde anlatıyor. İslam’ın ‘ed- din’ olarak var olan konumunu da detaylandırıyor.

İslamiyet’in öngördüğü düşünce ve bu yönde gerçekleşecek davranışların ümmet bilinci içinde olduğunu, ulus-devlet kavramının da nispeten bu bilinci kıran tarafları olduğundan bahsediliyor. İnsanların yaşayışlarının, algılayışlarının farklı olmasına rağmen tek buluşma noktalarının İslam olduğunu belirtiyor Ali Bulaç. Tevhid inancının ümmetin bütünleşerek Allah’a yöneldiği bir olgu olduğunun önemsenmesi gerekiyor. Bu noktada da İslam düşünme yöntemiyle Batı’nın yöntemlerinin tamamen farklı olduğunu, bunun sebebinin de Batı’nın bireysel, İslam’da ise çoğulcu bir yaklaşımın olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla arada gerilimler çıkıyor.

İslam’ın belirttiği usullere göre düşünmek diye bir şeyin olduğuna dikkat çekiliyor kitapta ve İslam usulüyle düşünmeyi çiğneyen Müslümanlar daha tehlikeli bir durum teşkil ediyor. Bu usulle düşünmeyen Müslüman da imanı ve inancı bakımından zayıflıyor. Bir Müslüman, davranışlarının temelinde Kur’an ve Sünnet yer alıyorsa, Allah’ın hudutlarından yani insanlar için belirlediği limitlerden haberdardır. Dolayısıyla imanın zayıflaması tehlikesi ortadan kalkar. Bu limitleri umursamayan insanların yaptıkları da zaten ortada…  Allah yokmuş gibi davranan ve kendini mümin sıfatına rahatça yükseltebilen insanların da varlığı söz konusu tabii. Buradan anlayacağımız gibi Kur’an ve Sünnet esası, insanın hayatını etkileyici değil, bizatihi hayatını nasıl yaşayacağını belirleyici olandır. Bilgi ve iman arasında kurulan bir bağ vardır, bilginin imanla terbiye edilmediği yerde bilginin kıymetinin kalmaz.

İslam asla baskıcı bir din değildir

İslam dünya barışını savunan bir dindir. İslam asla baskıcı bir din değildir. Eğer öyle olsaydı bu baskı tarihte de görülürdü. Asıl meselenin de İslam’ın tüm bu barışçıllığına karşı bunun tam tersi olan baskıyla bütünleştirilerek İslam’ın yanına, İslam’ın nasıl bir din olduğunu tanımlamak ve tüm dünyaya anlatmak için fundamentalizm gibi alakasız bir kavramın getirildiğini söylüyor Ali Bulaç. Fakat yazar buna pek şaşırmıyor çünkü İslam’a karşı bu kesin tavrın yüzyıllardan beri süregeldiğini anlatıyor.

Fundamentalizm; dinin baskı unsuru olarak kullanılması, toplumu bu baskı içinde ezen, acı çektiren, düzeni bozan, ilerleyişi engelleyen bir kavram olarak tanımlanmış kitapta. ‘İslam fundamentalizmi’ dendiğinde de tüm bu tanımlamalar İslam’ın içeriğiyle bütünleşiyor, bunun bir karalama organizasyonu olduğu çok açık. Ayrıca bu baz alınarak İslam’ı yaşayan Müslümanların öldürülmesinin bile normal karşılanmış olduğunu, Müslümanlara yapılan işkencelerle anlatıyor Ali Bulaç. Batıda üretilen ‘fundamentalizm’ kavramı, mutlaka yok edilmesi gerekenler listesine koyuyor Müslümanları. Bu yok etme hareketinin Müslümanlar üzerinde uygulanmasının sebebi de, İslamiyet’in tamamen öz olması, Batı için büyük bir tehdit unsuru olmasından kaynaklanıyor.

Yazar, daha yakın tarihte Bosna’daki Müslüman katliamını anlatarak bir kez daha Batı’nın, İslam’a olan düşmanlığını gözler önüne seriyor. Aradan yıllar geçmesine rağmen durum aynı: İnsan hakları dediğimiz, Birleşmiş Milletler dediğimiz sözde tüm insanlığı kapsayan çalışma, sadece Müslümanlarla ilgilenmiyor. Filistin’in durumuna kendilerince haklı kalıplar uydurabiliyorlar. İşte burada Batı’nın karaktersiz bir modernlik içinde olduğunu anlayabiliyoruz.

Modernitenin tanımladığı özgürlük kavramı kadar özgürüz

Batı medeniyetinin tüm dünyaya hâkim olma arzusu, İslamiyet’in belirleyiciliğini kaldıramadığı için, İslam’ a inananları ortadan kaldırmak istiyor. Bu yüzden de Müslümanlara hep öteki gözüyle bakılıyor. Batı’nın benimsediği ‘ötekilik’ kavramı da diğerleri için tehdit edici unsur olarak görüldüğünden dolayı ‘öteki’nin imha edilmesi gerektiğini savunan çarpık bir yapı içinde olduğunu belirtiyor. Buna karşılık olarak İslam bilincindeki ‘ötekinin’ nasıl olduğunun Hz. Ali’nin ‘öteki eğer Müslümansa kardeşimizdir, gayr-ı Müslimse yaratılışta eşimizdir’ sözüyle İslam’da öteki olmanın yok etmekle hiçbir alakası olmadığını vurguluyor. İslamiyet’te öteki kavramının masumluğu yanında, Batı’nın çatışmacı olmasına dikkat çekiyor Ali Bulaç.

İslam’ın gerici olarak görülmesi ve güncele uymaması şeklindeki sorunlu bakış açılarına da yer veriliyor kitapta. İslam tam aksine güncelle en bağlantılı olan din olarak tanımlanıyor. Güncelin İslam’a uygun olarak tanımlanması gerektiğini söylüyor. Tevhid inancının tekdüzeliği getirdiğini savunan moderniteye karşı olarak, insan her nerede olursa olsun tevhidin bütünlüğü onu sarar.  Modernitenin insanı ‘birey’ olmanın içine sıkıştırarak ona özgür olmayı vaat ettiğini, burada da ciddi bir sıkıntı olduğunu anlatıyor İslam ve Fundamentalizm kitabı.

Modernitenin, dinin baskısından kurtulan, yeni ve daha özgür bir hayata doğru ilerleyen bireyi yaratma projesi olduğunu savunuyor Ali Bulaç. Tabi tüm bu kavramların karşısına “hangi dine karşı” şeklinde bir soru sorulması gerekiyor. Bu durumda da insanı, İslam’a karşı özgür kılma iddiası kabul görmeyecektir. Çünkü İslam zaten insanı yaratılıştan özgür kılmıştır. Şöyle bakacak olursak, İslam’a karşı duruş sergileyecek, Allah’ı reddedecek kadar özgürlük verilmiştir insana.

Modernitenin insana sunduğu ‘özgürlük’ fikri ilk zamanlarda ümit vaat etse de zaman ilerledikçe, modernitenin, insanı tam aksine görünmez parmaklıklar arkasına attığına dikkat çekiliyor kitapta. Diyebiliriz ki modernite insanı kendi duygularından bile alıkoyuyor. Modernitenin tanımladığı özgürlük kavramı kadar özgürüz. Yani onun istediği şekilde özgürleşmek. Bu durumda da ‘ne kadar özgürüz’ sorusu akılda takılı kalıyor. Bu yüzden insan hayatında modernite hep belirsizlik olarak yer etmiştir.

Tüm bu oyunlarla saf dışı bırakılmak istenen din İslamiyet olmuştur. Çünkü daha çok etkiye sahip olduğunu ve tüm dinleri bütünleştiren son halka olduğunu belirtiyor İslam’ın Ali Bulaç. İslam hiçbir dine, etnik kökene, geleneğe baskıcı bir tavır içinde yaklaşmamıştır, aksine tüm görüşlere karşı barışçıdır.

İslam’ın baskıcı, gerilimci, saldırgan davranışlar içeren bir din olarak tanıtıldığını ve ‘fundamentalizm’in içine sıkıştırılmaya çalışıldığına vurgu yapılıyor bu kitapta. İslam dininin gerçekliğini ve mükemmelliğini merkez alan ve ona aykırı olan düşünceleri çürütmeyi hedef alan İslam ve Fundamentalizm kitabı okunması gerekenler listesinde yer almalıdır.

 

Sevde Kaya yazdı

Bakmadan Geçme