Konya'da Rönesans

İslam coğrafyası 13. yüzyılda ilim ve kültür alanında büyük bir ilerleme kaydetti. Anadolu'nun tarihte daha önce hiç kazanmadığı bu ilim ve kültür derinliği, Anadolu'yu özellikle de Konya'yı evrensel bilim ve kültürde bir merkez haline getirerek bölgede '

Derin Tarih Dergisi’nin Mayıs Sayısı’nda bulunan, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ekrem Demirli’nin kalema aldığı makaleye göre Özellikle 13. Asır İslam coğrafyası için İbnü’l-Arabi: ‘İslam Coğrafyası’nın Kemale Erdiği devirdir’ der. Demir makalesinde İslam dünyasının ilim araştırmalarındaki büyük derinliğe dikkat çekiyor. Moğolların baskısıyla Batı’ya Endülüs’ün zayıflamasıyla Doğu’ya doğru gerçekleşen nüfus hareketliliğini vurgulayan Demir, bu hareketliliğin Konya ve çevresini bir merkez haline getirdiğini belirterek Selçuklu-Osmanlı düşünce ve bilim hayatının bu devrin ürünü olduğunu söyledi. Anadolu’nun bu devirde kültür ve bilim merkezi olduğunu vurgulayan Demir, Selçuklu’ların ve Osmanlı’ların yayılmacı bir siyaset izlemeleri nedeniyle, Anadolu’da ortaya çıkan ilim ve kültürün tüm İslam coğrafyasına dağıldığını dile getirdi. Konya’nın Anadolu’da oluşan kültür ve ilim alanında bir merkez olduğunu belirten Demirli: “Bilimlerin yeniden kurulduğu doğu İslam dünyasında hadis ve din bilimleri alanlarındaki çalışmalarla Mısır’da felsefe ve tasavvuf alanlarındaki çalışmalarla Endülüs’te hepsinden daha önemli ve etkili olan metafizik düşüncesinin yeniden yorumlandığı Şam- Konya hakkında yoğun bir bilimsel etkinliğin gerçekleştiğini gözlemleriz. Selçuklu-Osmanlı devrinin en önemli entelektüelleri bu gelenek içerisinde yetişmiştir. Müeyyidüddin El-Cendi, Saidüddin Fergani, Fahreddin Iraki gibi isimler İbnü’l Arabi ve Konevi’nin birinci nesil şahitleri (Açıklayıcı) ve yorumcularıdır. Bunların ardından özellikle iki isim Osmanlı düşünce hayatının en etkilileri arasındadır. Osmanlı Medreselerinde okutulan metinlerden bir kısmını yazmış olan molla Hamza Fenari ve Osmanlılarda medresenin kurucusu kabul edilen Davut el-Kayseri. Molla Fenari’nin geleneksel İslam bilimleri alanındaki uzmanların ardından bir Konevi şarihi olması bu geleneğin etkilerinin geniş kesimlere ulaşmasını sağlar. Yazarın en önemli kitabının ismi bile 13. Asırdan itibaren ortaya çıkan ve Osmanlı düşüncesine yön veren temayülü göstermek bakımından kayda değer. Misbahu’l – üns, Beyne’l-ma’k’ul ve ‘l-meşhûd (Makul ve müşahede edilen arasında ünsiyed lambası) Fenari, Konevi’nin ana bakışını belirleyen akıl ile vahiy ve tasavvufi tecrübe arasındaki irtibatı aramaktadır. Davud el-Kayseri’nin, İbnü’l Arabi’nin en önemli eseri olan Fufûsu’l–Hikem’e, ardından İbn Farız’ın şiirlerine şerh yazması Anadolu’daki düşünce hayatının derinleşmesi bakımından büyük önem taşır.” dedi.
İRAN İLE ANADOLU’YU BAĞLAYAN İLİM İPİ
Şii ve Sünni dünyasının kültür ve ilim alışverişine de dikkat çeken Demirli, tasavvuftaki Ehl-i Beyt kavramının Şii ve Sünni dünyalar arasındaki ortak bağlardan olduğunu söyledi. Bu noktada Şii ve Sünni dünyasının Konevi gibi isimler sayesinde ilim ve kültürde bir çok etkileşim yaşadığını belirten Demirli: “Meşşailiğin zayıflaması ile birlikte İşrakiliğin güç kazanması da sunilikle Şiilik arasındaki entelektüel ilişkileri kuvvetlendirmişti. Bu noktada Kutbuddin Şirazi ve Ebheri’nin önemli bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Kayseri Fenari gibi isimler İbnü’l Arabi ve Konevi geleneğini şii dünya üzerinde güçlü bir şekilde tesir icra etmelerini sağlamıştır. Bu bakımdan Anadolu’daki düşünürler İran ve Anadolu coğrafyasını da birbirine bağlamayı başarmışlardır diyebiliriz.” dedi.
 

Bakmadan Geçme