M.Hilmi Kağnıcı: Konya sanayisinin gelişiminde MÜSİAD'ın büyük etkisi var
MÜSİAD Konya Başkanı M. Hilmi Kağnıcı, çocukluk yıllarından günümüze kadar hayatındaki önemli noktaları Yeni Haber'e anlattı.
MÜSİAD Konya Başkanı M. Hilmi Kağnıcı, çocukluk yıllarından günümüze kadar hayatındaki önemli noktaları Yeni Haber’e anlattı. Seçkinler Metal, Hamme Makine ve Marmara Ferforje firmalarının doğuş hikayelerini de anlatan Kağnıcı, “Konya sanayisi için MÜSİAD’ın çok büyük etkisi vardır. MÜSİAD’da birisi yurt dışına çıktığı zaman o geldiğinde bir program düzenlenir ve tecrübelerini anlatır. Bu anlayış özellikle ihracat boyutunda Konya sanayisine çok büyük katkı yaptı” dedi.
KONYA İÇİN MÜSİAD NE ANLAM İFADE EDİYOR?
Sanayide şu anda ciddi bir bilinçlenme var. 10-15 yıl önce Konya sanayisinde ihracatı biraz daha önceleyen firmalar şu anda ciddi karlar elde ediyorlar. Eskiden Konyalılar olarak biz üretirdik, İstanbul, Bursa firmaları ihracat yapar, satmayı başarırdı. Bizler ihracattan korkardık. Konya sanayisindeki abilerimizin birçoğu ilkokul mezunu ve çıraklıktan gelerek dişiyle tırnağıyla kazıyarak gelişmiş ve firmasını büyütmüş. İşlerinde kendilerini çok iyi geliştirmişler ama ihracat noktasında zayıf kalmışlar. Zamanında ihracat girişiminde bulunanların bir kısmı da mallarını gönderip yol yordam bilmedikleri için paralarını alamamışlar. Daha sonra da onlarla mı uğraşacağım diyerek konuyu kapatmışlar. Fakat yeni nesil ortaya çıkınca, sanayicilerimiz yurt dışına çıkıp fuarları gezmeye başlayınca süreç değişmiştir. Burada özellikle de Konya sanayisi için MÜSİAD’ın çok büyük etkisi vardır. MÜSİAD’da birisi yurt dışına çıktığı zaman o geldiğinde bir program düzenlenir ve tecrübelerini anlatır. Bu anlayış Konya sanayisine çok büyük katkı yaptı. Bunlarla beraber bizler artık yurt dışına gitmeye başladık. Yurt dışına gitmeye başlayınca sadece pazar araştırması yapmadık, nasıl ürettiklerini, tekniklerini de gördük. Teknolojilerini, makinelerle neler yapılabileceğini ve pazarlarda nelerin ihtiyaç olduğunu gördük. Burada çok ucuza verdiğimiz ürünlerin oralarda ne kadar pahalı olduğunu gördük. Konya sanayisinde o dönemlerde bunu fark edenler ve bundan istifade edenler çok hızlı büyüdüler. Kendilerini geliştirdiler, teknolojiyi takip ettiler.
BU DEĞİŞİMİN SONUCU SANAYİYE NASIL ETKİ ETTİ?
2018 krizi Konya sanayisi için bir dönüm noktasıdır. O dönemde döviz patladı. İşler durdu, kimse hiçbir şey yapamaz oldu. İhracat yapan firmalar harıl harıl çalışmaya devam etti. O kriz ihracatçıları daha da canlandırdı. Malları yurt dışlarında ucuz hale geldi. Dövizin bir anda 3 liralardan 7 liralara çıkması onlara kâr ettirdi. Yan komşun mal yetiştiremiyor, senin fabrikanda iş yok, personelin yatıyor. Eline çantayı alan yurt dışına çıktı. Bizim son 3 yıldaki ihracatta bu kadar hızlı gitmemiz, Konya’nın Türkiye’den pozitif olarak daha hızlı ayrışmasının en büyük sebeplerinden birisi budur. Konya sanayicisi desteklerle büyüyen olmamıştı hiçbir zaman, ağırlıklı olarak kendi çabalarıyla büyümüştür. Böylelikle ihracatta daha yüksek rakamları yakaladık. Gelecekten daha ümitliyim. Konya sanayisinin ihracat rakamları patlayıp gidecek. Bir önemli nokta da, Türkiye’de malların ihracatta kilogram fiyatı 1.1-1.2 dolar aralığındadır. Türkiye’nin hedefi 2’nin üzerine çıkmak ve 2.20, 2.30’ları bulmaktır. Konya’nın şu anda ortalaması 2.02’dir. Bu çok ince bir ayrıntıdır. Biz daha teknolojik ürünleri ihracat ediyoruz. İnşaat demiri ihracatının ülkemize hiçbir faydası yoktur. Sadece rakamsal olarak büyük devasa rakamlar çıkar. 10 milyon dolarlık demir hiçbir şey değildir. 10 milyon dolarlık demir üretebilmek için, 6 milyon dolarlık hurda ithal etmeniz gerekir. 3 milyon dolar da enerji ithal edersiniz. Ürettiğiniz makinaların ekipmanları da yurtdışından geliyor. Onları da düşerseniz size hiçbir şey kalmıyor. Ama burada 1 milyon dolarlık makine ihraç edersem bunun ülkemize katma değeri 950 bin dolardır. En fazla oradaki birkaç sistem yurtdışından geliyordur, onun dışındakiler zaten burada yapılıyor. Katma değerli ürün ihraç ediyoruz. Eksiklerimiz de var. Her şeyden önce marka olamadığımız için değerinde satamıyoruz. Bugün 50 bin dolara sattığımız tezgahı daha az özellikleriyle Almanya’da 130 bin Euro’ya satıyorlar. Sebebi de onlar marka olmayı başarmışlar. Bizim bu hale gelmemiz, marka olmamız gerekiyor. Tek başımıza yapmamız çok zaman alır. Birleşmemiz gerekiyor. Kalite kültürünü geliştirmemiz gerekiyor. Bu bir kültürdür.
BU KÜLTÜR NASIL OLUŞTURULUR?
Buna bir örnek vereyim. Almanya markası Siemens’e ürün yapıyorduk. Türkiye’de kalite kontrol temsilcileri var. Onlar takip ediyor ve onay verirlerse öyle ürünü alıyorlardı. Kaç liraya yaparsın diye sorduklarında siz kaç lira verirseniz o fiyata yaparım dedim. Olur mu dediler. Ben de bunun bir değeri vardır. İstediğiniz adetler de çok çok büyük adetler değil. Denemek için yaptırıyorlar. Ben bundan en fazla bin Euro zarar ederim. Ya da en fazla bin Euro kâr ederim. Bu önemli değil ancak benim derdim başka. Amacım Siemens’e ürün satmak ve Siemens’in alabileceği kalitede ürün yapabilmek. İçeride benim o kültürü oluşturmam lazım dedim. Birçok ülkede fabrika gezdim. Almanya’da, Tayvan’da nasıl çalışıyorlar görme imkanımız oldu. O kültürün burada oluşması lazım dedim. Bu ekibin ilk ürettiği ürünü reddedeceksiniz biliyorum dedim. İkincisinde hatalar bulacaksınız. Üçüncüsünde düzgün yapmayı öğreteceksiniz. Bunu öğrendikten sonra da Siemens’e değil her yere mal satarım dedim. Bütün ürünler üretildi, kontrollerden geçti. Yükleme yapılıyor. O sırada ben de gittim. Kontrolü yapan arkadaş, Almanya’da uzun yıllar yaşamış bir Türk mühendis arkadaş. Tam bir Alman kültürüyle yetiştirilmiş. Ürünleri ambalajlayıp yüklerken çok hassas davranıyorlardı. Yüklemeci arkadaşlar ikinci palet ürünü istiflemeye geçti derken, Siemens’in kalite kontrol sorumlusu olan arkadaş bir şey soracağım dedi. Ürünlerin ambalajını kaplarken üzerlerindeki cırtlarını farklı bölgelerden çektiniz neden böyle yaptınız dedi. Bizim personeller birbirine bakarak ne demek istediğini anlamaya çalıştı. Bunun üzerine kalite kontrolcü arkadaş diyor ki; standardınız olsun, hepsinin yapışkanını aynı şekilde yapın, bağlantı noktaları aynı yöne baksın. Bu bir kültürdür dedi. Gördüğünüz gibi ne kadar ayrıntılı bir disiplin süreci. İşte başarıyı getiren aslında budur.
BAHSETTİĞİNİZ İŞ DİSİPLİNİ KONYA SANAYİSİNE YERLEŞİYOR MU, ŞU AN DURUM NEDİR?
ASELSAN’ın Konya’ya gelmesiyle bayram ettik. Çünkü ASELSAN’da iş disiplini bu boyutlarda. ASELSAN, Konya’da birçok firmaya iş yaptıracak ve bu disiplini sanayiye yayacak. ASELSAN’a iş yapan firmaların büyük bir kısmı bu disiplin süreçlerine uyum sağlamakta zorlandığı için belli bir süre zarar edecek belki ama kesinlikle üretim süreçlerinde kusursuz bir seviyeye ulaşacak. Bunun önemini Toyota’nın bir hikayesi ile anlatmak istiyorum. 1950’li yıllarda yüzlü yaşlardayken Toyota’nın sahibi fabrikayı ziyarete gidiyor. Koca fabrikada tek gittiği yer kalite kontrol. Ürünü nasıl yaptıklarına, kaç tane yaptıklarına kesinlikle bakmıyor. Zaten yaşlı birisi. Direkt kalite kontrole gidiyor. Toyota varsa sorun yok diye de zaten bir mottoları vardır. Kolay kolay arıza yapmayan bir araçtır. Üretimi nasıl yaptıklarına bakmıyor. ‘Biz ne durumdayız?’ diye soruyor. ‘Şu anda biz dünyada hiçbir otomotiv fabrikasının ulaşamadığı bir yere ulaştık’ diyorlar. ‘Nedir o?’ diye soruyor. Onlar da hata oranını yüzde 1’e düşürdüklerini söylüyorlar. ‘Yani siz 100 tane araç üretiyorsunuz bir tanesinde hata çıkıyor öyle mi?’ diyor. Onlar da ‘evet efendim’ diyorlar. Bunun üzerine yaşlı adam, ‘Senin için yüzde 1 olan, o aracı alan için yüzde 100’dür’ diyor. İşte bizim bu düşünceyi yaşatmamız gerekiyor. ‘O kadar malzemenin içinde bir tane sorun çıksın bir şey olmaz’ dememeliyiz. Yurt dışına gönderilen ürünlerin birçoğu geri gönderiliyor. İçlerinden bir tanesini alıyorlar, arızalıysa hepsini iade ediyorlar ya da hepsini hurdaya atıyorlar. Yani bin tane ürün gönderiyorsak bininin de iyi olması gerekiyor. Bu bir kültürdür. Konya’nın kaybettiği nokta da budur. Bizim artık kaliteli ürün üretip marka olmamız gerekiyor. Onu da ancak standartla yakalayabilirsiniz. Yani üç yıl önce ürettiğiniz ürünün kalitesiyle bugün ürettiğiniz ürünün kalitesi aynı olursa hatta daha iyi olursa, üç yıl boyunca ürettiğiniz ürünlerin hepsinde hiçbir problem çıkmamış olsa biz o markalaşmayı yapabiliriz. Bu fikri oturtmamız gerekir.
SEÇKİNLER METAL NASIL ORTAYA ÇIKTI?
Sanayide çalışmaya devam ederken 1995 yılında üniversiteden mezun oldum. Dayım mezuniyet hediyesi olarak sac kesim makası hediye etti. Hep üretme derdindeydim. Mal alıp mal satıyoruz elhamdülillah para da kazanıyoruz. Ama beni tatmin etmiyordu. Hep bir şeyler üretmeye çalışıyordum. Bu süreçte sac işine dört elle sarılarak işimizi yapmaya devam ettik. 1998 yılında Büsan Sanayii yapılmaya başlandı. Biz de oraya taşınmaya karar verdik. Yerimiz büyüdü. Geniş yere geçeceğiz ve çok rahatlayacağız diye hayal ediyordum. İki-üç günlük bir süreçte Karatay Sanayisi’ndeki iş yerimizi Büsan’a taşıdık. Daha sonra orası da bize yetmedi. Bugün üç ayrı noktada hizmet vermeye devam ediyoruz. Şu anki fabrikamız 10 bin 500 metre karedir, kapalı alanımız vardır. Büsan’daki yerimiz 4 bin 500 metre kare, Organize Sanayi Bölgesindeki yerimiz 7 bin 500 metre karedir. Ticaret sevdası hep böyle devam etti. Bu süreçte farklı işler de yaptık. Hepsinde başarılı olduk.
HAMME MAKİNE’DEN BAHSEDER MİSİNİZ?
Benim işim demirle olduğu için, demire şekil verecek her teknoloji ilgimi çekiyordu. Hızlı kesim hizar üretme hayalim vardı. Mühendis arkadaşımla birlikte Almanya’da bir fuarda gezerken çok yüksek paralara satılan bir hızlı kesim hizar gördüm. Yanımdaki mühendis arkadaşa ‘Bunu biz yapamaz mıyız?’ diye sordum. Yapamayacağımızı söyledi. Onun içerisinde bir şanzıman olduğunu ve asıl marifetin onu yapabilmek olduğunu belirtti. Bu makine tam da benim ihtiyacım olan bir aletti. Çünkü o tezgah benim de kullanabileceğim bir teknolojiydi. Çok hızlı bir kesim yapabilen bir daire tezgahtı ve bu tezgahı ürettiğim zaman çok önemli bir eksikliği gidermiş olacaktım. Ekibimle birlikte yaklaşık 2 buçuk 3 yıl boyunca bu tezgahı üretmek için çalıştık. Gerçekten de şanzımanı işin hassas kısmıymış. Tezgahın muadilini 2-3 yıl içinde biz de ürettik. Önce 1 buçuk yıl kadar kendim kullandım. Piyasaya satmadım. Bizim ürettiğimiz tezgahın muadili olan Tayvan tezgahı 28 bin parça kesiyordu. Bizim ürettiğimiz tezgahla ise bir diskle 33 bin parça kestik. Bu çok önemli bir ayrıntıdır. Daha da geliştirerek yapmaya devam ediyoruz. Şimdi Türkiye’de bu tezgah yapılıyor ama birçok parçası yurt dışından getirilerek yapılıyor. Hamme Makine firmamız bu yollardan geçerek bu günlere geldi.
MARMARA FERFORJE’NİN HİKAYESİNİ ANLATIR MISINIZ?
Bir diğer markamız Marmara Ferforje’nin hikayesi de demire olan aşkımızdan kaynaklanıyor. Oturduğunuz koltuk ferforjeden yapılabilir. Ferforjeden kasa, lamba, masa vb. ne isterseniz yapabilirsiniz. Hayal gücünüzü çalıştırıyorsunuz ve yapıyorsunuz. Böyle uçsuz bucaksız bir dünya. İzmit’te bir iş yeri açmıştık. Marmara Ferforje oradan geliyor. 2005-2007 yıllarında demir-çelik işleri yapıyorduk. Türkiye’nin en büyük, dünyanın da dördüncü büyük balık hali Beylikdüzü, Gülpınar Balık Hali’dir. Buranın yapılışıyla ilgili bir istişareye geldiler. Devasa bir projeydi. Ben yaparım dedim. Daha önce bu tür işler yapmış bir mühendis arkadaşımızla bu projeye başladık. 11 bin 500 tonluk devasa dev bir projeydi. Biz bunu 6 ayda yaptık. Malzemeler Konya’da kesiliyor, İzmit’e gidiyor, İzmit’te kaynatılıyor. Gülpınar’a gidiyor. Bayağı zahmetli bir işti ancak bunun da üstesinden geldik. Daha sonra ASELSAN çıktı. ASELSAN Konya’nın binasını yaptık. Demirle ilgili olan her şeyi yapabileceğimi düşünüyorum. Sanayiyi gezerken sadece bakmam aynı zamanda da görürüm. Bir fabrikayı, bir fuarı, bir sanayiyi gezerken her şeye bakarken en ince ayrıntısına kadar düşünürüm. Marmara ferforje aslında benim 1995 yılında kurduğum bir hayaldi. Dayım 1995 yılında beni Almanya’daki bir fuara gönderdi. Ticaret Odasının bir organizasyonuydu. Oradan bir katalog aldım. Katalogdaki ürünleri üretmeye karar verdim. O dönemlerde nasip olmadı ama 20 yıl sonra nasip oldu.
DEMİRCİLİKTEN BAŞKA BİR GİRİŞİM HİKAYENİZ VAR MI?
Üniversitedeyken demircilik yapmaya devam ediyordum. Bir arkadaşımızın mengene taraflarında bahçeli evleri var. Kenarda da bir çardakları var. Hayvancılık yaptıkları için o çardak orada boş duruyormuş. Ben işletme okuyordum. O dönem tavukçuluk çok kârlıydı. Sonra biz üç arkadaş tavukçuluk yapmaya karar verdik. Bu konuyla alakalı araştırmalar yapmaya başladık. Üniversite hocalarımızla konuştuğumuzda bizim böyle bir şey yapmamız onların da çok hoşuna gitti. 2 bin tane civcivle üretime başladık. Şartları sağlayabilmek için gerekli çalışmaları yaptık. Tavukçuluğu sadece üniversite yıllarımda yaptım. O dönem güzel de bir para kazandık. Birçok mandıraya tavuk sattık. Sonra üniversiteden mezun olduk. Arkadaşlarla bir gün AVM’ye gittik. Köfte söyledik ve köftelerin yarısı yanmıştı. Ben de AVM müdürüne bu konudaki şikayetimi ilettim. AVM Müdürü, ‘Hilmi Bey o zaman bu işi siz yapın’ dedi. Daha sonra İstanbul’a gittim bir bayilik aldım. Bu arada demircilik yapmaya da devam ediyordum. Her ne kadar farklı farklı sektörlere yönelsem de girişimciliği, bir şeyler yapmayı çok seviyorum. Bir gün Afyon’da İkbal Dönere gittim. ‘Bana döner kesmeyi öğretin’ dedim. İşi bayağı öğrendim. Ama dönercilik yapmadım. Bir işi yapacaksanız öğrenmeniz gerekiyor yapmanıza gerek yok. Bir akşam Fenerbahçe kafilesi gelmişti. Her taraf kapandığı için İkbal’e sucuk yemeye geldiler. Birkaç arkadaşla birlikte kaldık. Orada servis yaptım çaylarını verdim. Bana orada iyi bir bahşiş verdiler. Daha sonra ben buranın sahibi olduğunu söyledim. Onlar da çok şaşırdılar ve takdir ettiler. İçeriye girip çalışmaktan hiçbir zaman çekinmedim. Bunun çok avantajı oldu. Üniversitede okurken dükkanımıza bir gün malzeme gelecekti. O nedenle malların altını süpürüyorum. Bir sanayici arkadaşımızın oğlu geldi. Bana, ‘üniversite okuyorum diye havalanma sana böyle malın altını süpürttürürler’ dedi. Dedim ki; ben bunu gururla yapıyorum. Onun bu ifadesi hiç ağrıma gitmedi. Tam tersi gururlandım. Ben üniversite okurken dükkan süpürebiliyorsam ne mutlu bana. Üniversite bittikten sonra İkbal Döner’i dükkanla birlikte işlettik. Daha sonra orayı devrettik. Hiç İkbal konseptinde yer almayan ‘sucuk dönerden tost yapma fikrini ortaya çıkardım. Sucuk dönerli tost inanılmaz bir lezzettir. Şu an böyle bir şey yapılıyor mu bilmiyorum ama ben hiçbir yerde rastlamadım.
HAYATINIZDA İZ BIRAKAN BİR ANI PAYLAŞABİLİR MİSİNİZ?
Ben duanın gücüne hep inanırım. Bizi ayakta tutan duadır. Ben de çok dua aldığıma inanıyorum. Bununla ilgili bir anımdan bahsetmek istiyorum. Tahir Büyükkörükçü Hoca ibadetlerinin çoğunluğunu mübarek topraklarda yerine getiriyordu. Herkes Tahir Hocamdan dua almak istiyor, mübarek topraklara Tahir Büyükkörükçü Hocamla gitmek istiyordu. Ama fırsat olmuyordu. Bir gün Umre vazifemizi yerine getirmek için niyetlendik. Tahir Hocamın orada olduğunu bilmeden biz de bir plan yapmıştık. Oraya gidince gördük ki Tahir Hocamla aynı kafilede mübarek topraklara gitmek bize kısmet olmuş. Tahir Hocam ile orada derinlemesine sohbetler yaptık. Hocam tavafı tekerlekli sandalye ile yapıyordu. Ben de orada hocamın tekerlekli sandalye ile tavaf yapmasına yardımcı olmak için mihmandarlık yaptım, hizmetçisi oldum. Artık onun tavafını tekerlekli sandalye ile ben yaptırıyordum. Tabi ben ticarette de sosyal hayatta da kâr eden birisiyim. Kârlı işlere girdim hep. Burada da aslında kârlı bir iş yaptığımı söyleyebilirim size. Hocamla tavaf yaptığımız esnada bazen tekerlekli sandalyeyi durduruyordum, hocam da bana ‘hayırdır Hilmi niye durdun?’ diyordu. Ben de eğilip, ‘hocam bir dua buyur’ diyordum. O da bizim için dua ediyordu. Benim hayatımdaki en önemli anılardan birisi, mübarek topraklarda Tahir Büyükkörükçü Hocama mihmandarlık yaparak dua almış olmaktır. Bir de Arafat Dağı’na çıkarken Abdurrahman Öksüz Hocama mihmandar olmuştum. Arafat’a çıkarken Abdurrahman Öksüz Hocama mihmandarlık ettiğim sırada benimle birlikte görevini yerine getiren diğer arkadaşlar da ‘biraz da biz mihmandarlık yapalım’ diye talepte bulunurlardı. Abdurrahman Öksüz Hoca da ‘Hilmi efendi bilir, ona söyleyin’ şeklinde yanıt verirdi. Ben de eğer gönlüm yeterse bazı arkadaşlarıma 5-10 dakika izin verirdim. Konya’nın iki büyük aliminin mübarek topraklarda hem duasını aldım hem de onlara hizmet etme şerefine nail oldum. Biz bugünlere dualarla geldik. Annemizin, babamızın ve büyüklerimizin duasının kıymetini bildik her zaman.
SEYFULLAH KOYUNCU / YENİ HABER GAZETESİ
Bakmadan Geçme