Şemsettin Özdemir: ABD başarısız olacak gidişat bizim lehimize
Şemsettin Özdemir, 'Özellikle 15 Temmuz ile birlikte içerideki işbirlikçi hainler yerlerinden edilince, geçmişteki gibi kolay işini göremeyen ABD, daha bir agresifleşerek bütün kozlarını oynamaya başladı. Ama gidişat bizim lehimize' dedi.
Umran Dergisi İmtiyaz Sahibi Şemsettin Özdemir ile ekonomik kriz ve geleceğe dair bir söyleşi gerçekleştirdik.
Hakan Çandır: Sayın hocam; 15 Temmuz’da başarılamayan darbenin devamı olarak görülen yeni bir ekonomik kıskaçla karşı karşıyayız. Bu son dolar hamleleriyle ne amaçlanmaktadır ve Türkiye bu saldırılara karşı ne kadar sağlam durabilecektir?
Ş.Özdemir: Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Türkiye ve Amerika geçmiş dönemlerde de sıkıntılar yaşamıştır. ABD, 1969’larda Türkiye’ye afyon ekmemesi için baskı yapmış ve bunun bizim tarafımızdan kabul edilmemesi sonucu, Türkiye, terör olaylarıyla birlikte 12 Mart muhtırasıyla karşılaştı. Sonra 1974’de Türkiye çok haklı gerekçelerle Kıbrıs’a çıkarma yaptı ve bunun sonucu olarak ABD ambargo uyguladı. Daha sonra yine terör olaylarını tırmandırmak kaydıyla şartların olgunlaşmasını beklediler ve 1980 darbesini gerçekleştirdiler. Öyle ki dönemin ABD Başkanı, bir salonda tiyatro izlediği esnada aldığı bu haberi, “nedir durum?” diye sorduğunda, o meşhur “bizim çocuklar başardı” cevabından sonra tiyatrosunu izlemeye davam etti.
Bunlara benzer birçok örnek verebiliriz, Amerika’nın ülkemiz üzerinde giriştiği darbe oyunlarına. Nihayetinde ABD, 1960, 1971 ve 1980 darbelerinin her biri için öncesinde tahrik edici, sonrasında da icra edici vazifesini yerine getirmiştir. Tabii icra edenler daha çok içerideki işbirlikçi hainlerdi. Bu tarz olaylar tarihte hep böyle olmuştur ve bugün gelinen noktada, özellikle 15 Temmuz ile birlikte içerideki, “bizim çocuklar” diye niteledikleri işbirlikçi hainler yerlerinden edilince, geçmişteki gibi kolay işini göremeyen ABD, daha bir agresifleşerek bütün kozlarını oynamaya başladı. Bugün yaşadığımız süreç de aslında, içerisine düştükleri çaresizliğin, hırçınlığın ve gittikçe tükenen bir ahvalin yansımasıdır.
Nitekim son “Postmodern Darbe” dedikleri 28 Şubat’ta da aynı durumları yaşadık ve aslında bütün bu yaşanılanlar, 1990’daki Uluslararası bir konsept olarak İslam’ın hedefe konmuş olmasıyla birebir alakalıdır. Bu konsept dahilinde, Bosna, Cezayir, Türkiye’nin yanı sıra Filistin’de Hamas’a çıkarılan engel ve en son Mısır’da Mursi’ye yapılan darbe ile Müslümanların tüm coğrafyalardaki kazanımlarını bir şekilde geçersiz kıldılar. Müslüman coğrafyalarda yaşanılan bu engellemeler, 1990’lardan itibaren Nato’nun yeni konseptinin gereği olarak, bir numaralı düşman cephesine İslam ve Müslümanların yerleştirilmesi sonucuydu. Daha sonra bu durum 11 Eylül saldırıları bahane edilerek açık bir deklarasyonla tescillendi.
O dönem ABD üç sacayaklı bir açıklama yaptı;
- İslam’ın İslam’la savaş dönemi
- Haçlı Seferleri
- Fundamantalist Müslümanlara karşı başlatılan 4. Dünya savaşı
Bu açıklama, Müslümanları doğrudan hedefe koyan çok kibirli ve küstahça bir yaklaşımı içeriyordu. Tabi bizler o dönem bu meseleyi ne kadar ciddiye aldık ve bu yeni duruma göre çalışmalar yaptık, bu ayrı tartışılması gereken bir meseledir ki bugün bir takım sıkıntılar yaşıyorsak eğer, bu duruma karşı yeterince hazırlık yapmamış olmamızdan kaynaklanmaktadır. Zira dünyanın egemen şer güçleri, böyle bir tehditle size karşı açık bir deklarasyon yayınlamışsa, bu durum ciddiye alınmalıydı!
Dolayısıyla Türkiye, sözde müttefiki olduğu Amerika’dan sürekli bir darbe yemiştir. ABD, Türkiye’ye ne kadar düşman unsur varsa, onları her dönem el altından desteklemiştir. Mevcut durumda ise artık bunu gizleme gereği bile duymadan, alenen desteklemeye ve silah yardımı yapmaya başlamıştır.
Dolayısıyla ABD’nin bugün gelinen noktada, daha agresifleşerek ve düşmanlığını açık hale getirip bir takım küstahça tehditlerde bulunmasının asıl sebebi, öncelikle içerideki işbirlikçilerini yitirmiş olması ve daha da önemlisi, Türkiye Devletinin yeni bir karar ile Müslümanlar ve Kürtlerle barışmış olmasıdır. Keza bu Devlet kararı, Ak Parti’nin önünü açmış, Türkiye’ye içte ve dışta pirim kazandırmış ve büyük ölçüde ülkeyi rahatlatmıştır. Akabinde Türkiye, Afrika’dan, Asya’ya ve Balkanlara kadar açılmaya başlamış ve buralarda ciddi nüfuz oluşturarak etki gücünü artırmıştır.
Egemen güçler, Türkiye’nin bu kararının, önümüzdeki 15-20 yıl daha devam etmesi halinde, gidişatın Türkiye lehine işleyeceği ve bunun sonuncunda Türkiye’nin kendi kontrollerinden çıkacağını gördüler. Keza kendi iç meselelerini büyük oranda çözen bir Türkiye, dünyadaki etki alanını artıracak ve hâlihazırda var olan din, kültür ve kader birliği olan coğrafyalarda nüfuzunu, yine o ülkelerin lehine olarak kullanmasının önünü açacak ve bu da doğal olarak sömürü üzerine kurulmuş şer güçlerin düzenini akamete uğratmasına sebep olacaktı. Türkiye’nin bu yeni kararı, egemen güçler nezdinde işlerlik kazanmaması elzem gözükmekteydi ve dolayısıyla etki alanını artıran Türkiye karşısında dünyanın egemen güçleri yeni pozisyonlar almaya başladılar.
Türkiye de bu yeni duruma göre, kendi bağımsız politikalarını belirlemeye başladı. Yöneticilerimizin kullandığı dil bazen çok abartılı olsa da, örneğin “Dünya 5’ten Büyüktür” iddialı söylemi, patronu Amerika olan bir BM’yi doğrudan sorguya çekmektir. Hakeza Nato’nun işlevselliğini eleştirmek de yine dünyanın patronları nezdinde aynı etkiye sebep olmaktadır. Dünyanın süper güçlerini hesaba çekmek, hele ki Türkiye gibi kontrollerinde olan bir ülke tarafından yapılıyorsa bu, kendileri açısından hiç alışmadık bir durumdu. O bakımdan bugün gelinen nokta, geçmişten bugüne ve de geleceğe dair şer güçler tarafından yapılan hesapların alt üst olmasının bir sonucudur ve mevcut saldırı ekonomik görünümlü ama tamamen siyasi bir operasyondur. Dünyanın patronlarının yüz yıllık hesaplarını, Türkiye’nin Devlet olarak almış olduğu, kendi insanıyla barışması kararı bozmuştur. 15 Temmuz bu kararı perçinlemiş ve büyük hedeflere erişebilmek için temel taşı olmuştur. Ayrıca bu karar ile Türkiye, içte ve dışta gerçek gücünü ve nüfuzunu keşfetmiştir.
Dolayısıyla bugün Türkiye birçok alanda ve meselede Amerika ile karşı karşıyadır ve çatışma halindedir. Aslında geçmişte de böyleydi ve ABD, bugüne kadar Türkiye ile hiçbir zaman samimi olarak müttefik olamamıştır ve bundan sonra da olamayacaktır. Papaz Brunson, Dolar manipülasyonu vs. hepsi birer bahanedir ve bunlara benzer durumlar geçmişte de hep olagelmiştir. Türkiye ne zaman Batı ekseninden hafif kayarak kendi kendine karar almaya yeltendiyse, mutlaka patronlar tarafından cezalandırılmıştır. Bugün farklı olan ise, ceza alan değil, kafa tutan, hayır diyen, kendi çıkarlarını azami ölçüde düşünen, dünyada etki alanını genişleten ve bu devam ettiği sürece de gelecek elli yıl içerisinde ceza kesme gücüne dahi kavuşabilecek bir Türkiye vardır karşılarında. Bu durumu hazmedemediklerinden dolayı da açıkça düşmanlık yapmaktadırlar artık.
Lakin şu da bir gerçektir ki, Amerika bugün ciddi bir güç merkezidir. Bunu göz önüne aldığımız takdirde, Türkiye, duygusallığını kontrol altına alarak, daha stratejik ve kararlı yaklaşım sergilemesi elzemdir. Söylemlerini de yine bu akılcı yaklaşım üzerine bina etmeli ve hissi üsluplardan çoğunlukla kaçınmalıdır.
Bununla birlikte eğer ileriki yıllarda kendi göbek bağını kendisi kesen, büyük ve milli bir devlet olma hedefiniz varsa, belli bedeller ödemeniz gerektiğinin de bilincinde olmalısınız. Bu bedeller tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi can vererek, bazen de bugün yaşadığımız ekonomik saldırının neticesinde mal-mülk kaybetmek gibi çok ağır şartlar getirebilir bizlere. Buna herkesin hazır olması ve mevcut standartların, konforların bozulacağı bilinmesi lazım. Bedel ödenmeden elde edilen kazanımların bereketi ve kalıcılığı olmayacaktır. Bu bedel yeri geldiğinde Devlet-Millet olarak topyekûn ödenecektir.
Allah bizlere ayetlerinde bu bedellerin nasıl ödeneceğinden bahsetmektedir.
"Muhakkak ki, ölüm tehlikesiyle ve açlıkla, dünya malının, canın ve (alın teri) ürünlerinin kaybı ile sizi sınayacağız. Ama zorluklara karşı sabredenlere iyi haberler müjdele." Bakara/155
Bunun yanında Müslümanlara karşı mücadele verenlerin de tüm servetlerini harcadıklarından bahsedilmektedir.
“Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın (c.c) yoluna SED/engel olması için tüm varlıklarını gizli-açık harcarlar ve harcamaya da devam edecekler! Muhakkak ki bu durum onların HÜSRANIYLA sonuçlanacak ve nihayet MAĞLUP olacaklardır! Mukadder son ise o inkârcıların topluca CEHENNEMDE haşrolunmalarıdır! Allah böylece, habis/çürütücü ur olanı temiz olandan bihakkın ayırarak, bütün habis/çürütücü urları birbiri üzerine yığıp hepsini cehenneme atsın! İşte asıl HÜSRANA uğrayacak olan onlardır!" Enfal/36-37
"(Ey iman iddiasından bulunanlar! Sizler de), en sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak etmedikçe, hakiki anlamda iyilik/birr sahibi olamazsınız. Ve muhakkak ki Allah, infak etme konusundaki niyetinizi en ayrıntılı bir şekilde bilmektedir." Â'li İmrân/92
H. Çandır: Uzmanlar, “Ülkeler arası ilişkilerde mutlak dostluk veya mutlak düşmanlık olmaz, karşılıklı çıkarlar söz konusudur” diyorlar. Bu bağlamdan bakarsak, Batı’dan tümüyle kopup, Doğu’ya, Çin’e veya Rusya’ya yanaşmak ne derece gerçekçidir ve de sürdürülebilir midir? Ayrıca İslam Birliği, D-8 gibi yaklaşımların geleceğini nasıl görüyorsunuz? Türkiye’nin Devletlerarası ilişkileri nasıl olmalı?
Ş. Özdemir: Öncelikle Nato’dan çıkma, Batı’yı topyekûn düşman ilan etme vb. gibi kararlar şuan için gereksiz bir davranış olur ki zaten bu noktada büyük bir güce de sahip değilsiniz. Gerçekçi olmalı ve galeyana gelerek gereksiz tehlikelere atılmamalı. Doğu kültürlerinde müspet olan duygusallık bazen zaafa dönüşebilmekte ve aşırı abartılan beklenti gerçekleşmeyince, kitlelerde olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.
Kaldı ki Amerika Türkiye’yi tamamen kaybetmek istemez ve şuan ABD’nin yaptıkları tamamen şantaj içerikli. Neden istemez? Çünkü gelecekte Ortadoğu’nun en büyük gücü olacak bir ülkeye karşı çok fazla düşmanlık yapmak işlerine gelmeyecektir. Türkiye de karşılıklı dengeleri gözetecek ve zaman zaman çatışmalar olsa da bir noktada buluşulacaktır ve fakat bu buluşma asla Türkiye ve İslam coğrafyasının aleyhine ol(a)mayacaktır. Zira artık şartlar değişmiş ve yeni güç dengeleri oluşmuştur. Her devlet bu realitenin şartları dâhilinde hareket etmek zorunda kalacaktır. Kaldı ki biz Türkiye olarak şuan için tümüyle rest çekme durumunda değiliz. Batı’ya rest çekip diğer devletlere yanaşma olasılığının da ne kadar güvenli olduğu henüz test edilmiş değil. Bunlar belli bir süreç dâhilinde görülecektir. Çünkü henüz siz güç merkezi olmuş değilsiniz. Kaldı ki belli bir güce ulaşmış olsaydık, bugün Suriye, Yemen, Afganistan ve Libya bu durumda olmazdı. Dolayısıyla gücümüzün üzerinde bir tavır sergileyip, halkı da yüksek beklentilere sokmak, sonrasında sükûtu hayal getirir. Bu da ciddi manada moral bozar ve gelecek vizyonumuzun da olumsuz manada etkilenmesine sebep olur. Aynı zamanda Türkiye’ye karşı ciddi teveccühü olan mazlum coğrafyaların da umutlarını kırar.
O yüzden Türkiye, tüm ülkelerle dengeli ve gerçekçi ilişkiler kurmalı ve bunu yaparken de çıkarları ve çatışmaları olabildiğince kontrollü götürmeli. Her biriyle ayrı ayrı projeler geliştirmeli ve yeni alanlarda karşılıklı kazanç dâhilinde çalışmalı. Her ne kadar şimdilik İslam Birliği veya D-8 gibi projeler faal değilse de (ki D-8 ülkelerinin birçoğunun yöneticilerinde sorunlar mevcut) Türkiye’nin çalışmaları elbette mazlum coğrafyaların lehine ve gelişimine yönelik de bir işlev barındırmalı. Onların sömürge ülkesi olmaktan kurtulmaları için elinden geleni yapmalı ve onlarla doğal bir birleşme süreci yürütmeli. İslam coğrafyasıyla ihsan ve ıslah yönünde doğal bir birliktelik sağlanabilirse, gelecekte daha büyük projelerin önü açılmış olacaktır. Çünkü Türkiye artık yeni bir role soyunmuş ve aldığı yeni kararlar doğrultusunda büyük hedeflere yönelmiştir. Bu minvalde kararlılıkla yürüyeceğini de tüm dünyaya deklare etmiştir. Kaldı ki ABD görünürde Kuzey Kore ile savaşacakmış gibi yaptı ama sonunda oturup anlaştı veya krizi soğumaya bıraktı. Lakin İslam coğrafyasına aynı mantıkta bakmıyorlar. Çünkü başında da dediğim gibi asıl hedefleri İslam’ın etki alanını kırmak ve Müslümanların güçlenmesinin önüne geçmektir. Bu noktada en zorlandığı yer de Türkiye’dir ve acilen engellenmelidir. Bunu da, bir daha kafa kaldırmasın diye tehditlerle ve onursuzlaştırarak yapmak istemektedir.
Türkiye kısa vadeli değil, uzun vadeli projeler dâhilinde büyük düşünülmeli ve her tavrı, duruşu, çıkışı ve de söylemi yerli yerinde ve zamanında ortaya koymalı. Erken öten horoz durumuna düşülmemeli. 10-20 yıl sonra alınması gereken tavır, söylem şimdiden açık edilmemeli. Gereksiz belalara davetiye çıkarmanın bir âlemi yok şuan için. Bu minvalde başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere Türkiye’yi yönetenler, halkın moralini yüksek tutmak ve insanımızın kendisine olan güvenini tazelemek için biraz üst perdeden açıklamalar yapmaktadırlar; bu üslup, düşmanları tahrik edecek düzeyde olmamalı, buna azami derecede dikkat etmelerini temenni ediyorum. Zira kendi kamuoyuna moral verirken, düşmanın size karşı daha fazla bilenmesine ve yeni hesaplara girmelerine sebebiyet verebilirsiniz. Örneğin Cumhurbaşkanın bir ara “Merkez Bankamızda şu kadar Dolarımız oldu; IMF’e borcumuzu kapadık, şimdi onlar bizden borç istiyorlar” diye yoğun söylemleri vardı. Eğer siz bu gibi şeyleri çok sık dillendirirseniz, hasımlarınız da daha çok hırs yapar ve sizi IMF’e tekrar muhtaç hale getirmek için her türlü operasyonu çekerek Merkez Bankanızın döviz rezervlerini boşaltmaya kalkarlar ki bugün yaşanan Dolar manipülasyonuna bir nevi böyle de bakabiliriz. En nihayetinde parasal güç karşı tarafın kontrolündedir ve henüz sizin gücünüz olmadığı için ister istemez o parasal çarkın içerisinde işinizi yürütmek durumundasınız. Stratejik akıl işte bu noktada devreye girmektedir.
Bununla birlikte Türkiye Devletinin geleceğe dair 100 yıllık hesaplar ve projeler yaptığını düşünüyorum. Köklü bir geleneğe sahip bu Devletin, stratejik aklının ve aklı-ı seliminin her sıkıntılı dönemde kendini gösterdiğine ve tüm mazlum coğrafyaların her daim umudu olmuş bu Milleti selamete çıkardığına defaatle şahit olmuşuzdur. Bu, bugün de yarın da böyle olacaktır.
H. Çandır: Tam bu noktada şuna değinmek istiyorum. Sizin de dediğiniz gibi bazı tavırlarda, söylemlerde ölçü kaçabiliyor. Bu durumda bazen geri adım atmak zorunda kalabiliyor insan ki bunu devlet bazında da yaşayabiliyoruz. Geri adım atmak, taviz mi vermektir?
Ş. Özdemir: Bence hayır; zira geçmişte İsrail ile yaşadığımız sorunlara bir bakın. Bazen çok sert geçmiştir, bazen soğumaya bırakılmıştır. Mavi Marmara davası görülürken oldukça dikkat edilmiştir ve sonuçta astığım astık, kestiğim kestik diyen bir yönetimden istenilen büyük ölçüde alınmıştır.
Şunu bir kere kabul etmemiz lazım gelir. Her savaşta çeşitli merhaleler vardır; barış için zaten bu kaçınılmazdır. Savaş ve yüksek tansiyon arızidir, daimi olan barış ve normal hayat düzenidir. Allah bizlere her zaman aşırıya kaçmamayı ve fıtrata en uygun olan itidali tavsiye eder. Bu, savaşta da barışta da böyledir. Düşmanlarımız bizim örneğimiz değildir; bizim örneğimiz ve rehberimiz Kur’an ve onun yaşayan ahlakı Resulüllahtır. Bizler ona göre yaşar ve ona göre tavır, davranış, üslup ve duruş belirleriz. Birçok örnek olmasına rağmen, uzatmamak için bu duruma en azından misal olarak Allah’ın şu ayetlerini kendimize rehber edinebiliriz:
“Sizinle savaşanlarla, siz Allah yolunda savaşın ve aşırıya kaçmayın/itidalli olun; zira Allah aşırıya kaçanları/mutedil olmayanları sevmez” Bakara/190
“Allah, sizinle din hakkında savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyilik/birr üzere kıstas oluşturmaktan sizi men etmez. Muhakka ki Allah, mukistleri/iyiliği kıstas edinenleri sever.” Mümtehine/8
Bununla birlikte ‘geri adım atmak taviz midir?’ sorunuza dönecek olursak, bazen birçok noktadan geri adım atmanız kaçınılmaz olabilir; bunu aslında daimi olması gereken barışın hayat bulması için yapmalıyız. Nefsimize ağır gelse de buna kendimizi zorlamalıyız. Zira bu hem Allah’ın hem de Resulünün bir uygulamasıdır. Bu duruma yine çok önemli iki ayeti misal olarak gösterebiliriz ki, bunlar da yine savaş meselelerini konu edinen Enfal suresinde geçmektedir.
"Sen ey Peygamber! Savaşta ölüm korkusunu yenmeleri için inananları yüreklendir: Eğer sizden dirençli yirmi kişi olursa, bunlar iki yüz kişiyi alt eder; yok eğer sizden yüz kişi olursa, inkârda direnenlerden bin kişiyi alt eder: çünkü onlar derin kavrayıştan mahrum bir yığındırlar.
Şimdi Allah sizden yükü hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. O halde sizden sabredecek yüz kişi olursa ikiyüz düşmana galip gelirler, sizden bin kişi olursa Allah´ın izniyle ikibin düşmana galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir." Enfal/65-66
Bu ayetler bize açıkça gösteriyor ki, eğer zayıfsanız, güçsüzlük gösterip zaafa düşmüşseniz, güçlüyken bire on olan mukabele, zayıflayınca bire bir ölçüsüyle karşılanmaktadır. Bu durum, Allah’ın yasası yani Sünnetullah gereği böyledir. Bizler de bu yasaya uygun hareket etmeli ve durumumuzun farkında olarak gereksiz tehlikelere kapı aramamalıyız. Daha ötesi, tehlike yükselecekse, mevcut durum daha büyük bir felaketle sonuçlanacaksa, elbette geri adım atmalı, çekilmeli ve aleyhimizeymiş gibi görünen anlaşmalara imza atabilmeliyiz. Ancak böyle daha büyük kayıpların önüne geçebiliriz.
Dolayısıyla bütün bunları hesap ederek, bazı durumlarda daha ihtiyatlı bir dil kullanmamız ve daha makul bir yaklaşım sergilememiz yerinde olacaktır. Karşınızda çok aşırı bir güç var ise ve beklenmedik bir durumla karşılaşmış iseniz, bu kaçınılmaz olacaktır zaten.
Bu bugün yaşadığımız Papaz meselesi de böyledir aslında. Yarın verebiliriz de Papazı ve bu daha büyük bir felaketin gelmesini önlemek için olabilir. Bu bir taviz değildir. Şartlar değişmiş ve tehlike büyümüştür. Beklenmeyen bir durum ortaya çıkmıştır. O vakit akl-ı selim neyi gerektiriyorsa o yapılmalı ve duygusallığın önüne geçilmelidir. Bazı mücadelelerde duruma göre geri çekilme, yeniden güç toplayana kadar kaçınılmaz olabilmektedir. Tarihte bunun sayısız örneklerine rastlamaktayız.
Aslında meseleye, Resulullah’ın hayatından bir misal olan meşhur Hudeybiye Anlaşmasıyla da bakabiliriz. Bildiğiniz gibi Allah Resulü, bütün müminlere de verdiği söz dâhilinde Umre yapmak için Mekke’ye gider. Mekke’nin yakınına geldiklerinde, müşrikler girmelerine izin vermezler. Birçok tartışma olur ve en nihayetinde Resullullah müşriklerle bir anlaşma yapar ve o anlaşmada yine müşriklerin talebi üzerine Resul sıfatını kullanmaz. Müslümanların morali alt üst olur. Zira Allah tarafından desteklenen ve hâlihazırda vahiyle muhatap olan bir Peygamberle birliktelerdir. Buna rağmen Müslümanların aleyhineymiş gibi gözüken ve tavizler verildiği düşünülen bir anlaşmanın altına imza atılmıştır.
Bu yaşanmış bir misal ve bizim önümüzde ders alınması gereken bir vakıa olarak durmaktadır. Evet, Allah Resulü daha büyük bir felaketi önlemek için o anlaşmanın altına imza atarak geri adım atmıştır. Eğer bu meseleye duygusal yaklaşırsak, hâşâ Resulüllah korktu ve müminlere verdiği sözünü tutmadı diyebiliriz. Lakin aleyhte gibi gözüken bir durum, netice itibariyle bir yıl sonra kan dökmeden Mekke’nin fethiyle sonuçlanmıştır. Bu mesaj bizlere, bazı durumlarda ne yapmamız gerektiğini çok açık bir şekilde bildirmektedir.
Yine aynı durumun benzeri Resulüllahın Mekke’den gizlice çıkmasında da söz konusudur; üstelik Hz. Ali’yi yatağına yatırarak. Birileri bu hadiseye, ‘korktu ve gizlice kaçtı’ da diyebilir; birileri de ‘daha büyük hedefler için tedbir alarak hicret etti’ der. Meseleye nereden baktığınıza bağlı; arızi/geçici taraftan mı yoksa daimi/kalıcı taraftan mı bakıyorsunuz? Sulh/selamet için mi, yoksa felaket için mi çabalıyorsunuz? Bütün mesele bu noktada düğümlenmekte ya da çözüme kavuşmaktadır.
O sebeple özellikle biz Müslümanlar, tüm insanlık için çözüm odaklı ve hayırlara vesile olmak için çaba sarf etmeliyiz. Bu durum tüm siyasi, askeri ve her türlü ilişki biçimimizde böyle olmak durumundadır. Kaldı ki bir görünen vardır bir de bizim göremediklerimiz. Devletlerin kendi özel sırları vardır ve o ahvale göre hareket etmek durumunda kalabilirler. Tıpkı rahmetli Aliya İzzaetbegoviç’in Bosna’da imzalamak durumunda kaldığı barış anlaşması gibi. O Bilge İnsan, verdiği zor kararla çok daha büyük bir felaketin önüne geçmiş, bunun hakikatini de daha sonra bizzat görmüştür. Allah kendisinden razı olsun.
Bütün bunların neticesinde, bugünkü durumda siyaset kurumunun tüm temsilcilerine, zaman zaman yükselen sert üsluplarını, her fırsatı kullanarak makul düzeye çekmelerini ve daha itidalli olmalarını teklif ediyorum. Bunu yeri geldiğinde Uluslararası ilişkilerde de uygulamalarını ümit ediyorum. Bu yaklaşım, gerek ülkemizin gerekse tüm mazlum coğrafyaların selameti için kaçınılmazdır. Özellikle Sayın Cumhurbaşkanı, bu sıfatı taşıdığı sürece iç bünyede tüm vatandaşları kucaklayıcı bir üslup kullanmak zorundadır. Bu olmazsa olmazlardandır zira bunun gerçekleşmesi, bizim dışarıdan gelecek saldırılara karşı daha kavi durmamızı sağlayacaktır. Batılı Şer güçlerinin, “Müslümanları kendi içlerinde savaştıracağız” hesaplarını ancak, kendi içimizdeki bu kucaklayıcı ve itidalli üslup sayesinde bozabiliriz.
Bakın bir örnek daha vererek bu konuyu tamamlamak istiyorum. Sene 1980 sonrası ve İran Devrimin heyecanın yaşandığı dönemler. İran hacılarına Suud’da katliam yapılmış ve İran liderleri halkı, bunun intikamının mutlaka alınacağı yönünde bir havaya sokarlar ama neticede bu gerçekleşmez. Belki de zaten gücünün yetersizliğinden dolayı bunun gerçekleşmemesi doğal olandı. Konuşursun ama gücün yoksa yapamazsın. Bunun bir Sünnetullah olduğunu idrak etselerdi, duygusallığa kapılıp o derece bir yüksek perdeden konuşmazlardı. Daha sonra yine Amerika ile yaşadığı bir polemik neticesinde Basra Körfezinde ABD sivil bir İran uçağını düşürdü. Üçyüze yakın sivil öldü. Tansiyon çok yükseldi ama yine bir karşılığı olmadı zira İran’ın gücü yetersizdi. Yine İran-Irak savaşında buna benzer bir durum yaşandı. Bir ateşkes teklifi oldu ve İran, “Irak’ı param parça edeceğiz” diyerek bunu kabul etmedi. Daha sonra görüldü ki bu ateşkesi kabul etmediği takdirde, ABD bu bahaneyle İran’ın birçok üssünü bombalayacaktı. Rafsancani sayesinde Humeyni bu tehlikeyi gördü ve “bir bardak zehir içerek bu savaşı bitiriyorum” demek kaydıyla daha büyük bir felaketin önüne geçti.
Dolayısıyla bu gibi örneklerde de olduğu gibi, bazen daha büyük felaketlerin önüne geçmek için geri adım atmak, aleyhteymiş gibi gözüken anlaşmalara imza atmak elzem olabilmektedir. Bu bağlamda bizim bilmediğimiz daha büyük sıkıntılar yaşanacaksa eğer, bunu liderlere söyleyebilecek etrafında insanlar olmalı ve ona göre yeni pozisyonlar alınmalı. Bunların olması gayet normal ve olması gereken şeylerdir.
H. Çandır: Toparlayacak olursak, Türkiye Sünnetullah’ın kurallarına riayet ederse bu badireden güçlenerek çıkar ve mazlum coğrafyalar için umut olmayı sürdürebilir mi?
Ş. Özdemir: Kanaatim odur ki, Devlet Ricali ile birlikte bizlerin de sorumluluklarımızı bihakkın yerine getirdiğimiz takdirde, Türkiye Allah’ın izni ve inayetiyle bu badireden de güçlenerek çıkacak ve mazlum coğrafyalara umut olmayı sürdürecektir. Bu minvalde Türkiye tarihsel misyonuyla, dini olan İslam ile barışma sürecine girdi ve bunu devam ettirmektedir. Aynı zamanda bu şu demektir; başımıza birçok iş gelecek ve çok zorlu badirelerden geçebiliriz. Elbette bu durumda Rabbimizden kolaylık diliyor ve mazlum coğrafyalar hatırına bu Milletin tekrar ayağa kalkması için yardım talep ediyoruz.
Tabii mazlum coğrafyalar demişken şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Dünyanın çeşitli yerlerinde zor zamanlar yaşayan İslam coğrafyası Türkiye’ye çok büyük umutlar bağlamış durumda. Onların bu umudunu boşa çıkarmamamız, bizim şuan en elzem sorumluluklarımız arasındadır. Lakin geçmişte birçok imkânsızlıktan sonra her türlü imkân, makam ve mevkilere kavuşmuş olan ve fakat sorumluluk anlamında aynı ölçüde gelişme göstermeyen, sorumlulukların bilincinde olmayan bazı Müslümanlar var. Dünyadaki Müslüman halkların umudunun Türkiye'ye yöneldiği, düşmanların ülkemize boyun eğdirip teslim almaya çalıştığı bu günlerde, İktidar ve kamu imkânlarını kişisel menfaatleri için kullananlar şunu bilsinler ki, bu halleri İslam’a, bu halka, bütün Müslüman ve mazlumlara ihanettir. Bu insanlar eğer iman ettiklerini söylüyorlarsa, büyük hesap gününde, milletin parasıyla kavuştukları bu imkânları heba edip, israf etmenin hesabını nasıl vereceklerini iyi düşünmeleri gerekmektedir. Bulundukları makam, mevki ve tüm imkânlar, önce Allah’ın sonra milletin emanetleridir. O emanetleri, geçmişte imkânsızlık içerisindeyken verdikleri sözlere uygun şekilde kullanmaları, kendilerinin en elzem görevleri arasındadır. Bu konu, bizlerin en başta halletmemiz gereken sıkıntılı meselelerimizdendir. Şunu aklımızdan hiç çıkarmayalım ki, Allah’a ibadet etmeyi, O’nun Kur’an’da beyan ettiği yaşam biçimini, öncelikle bizim bulunduğumuz her ortama uyarlamakla yerine getirmiş oluruz. Kur’an’ı gereği gibi okuyup, anlayıp hayatımızın eksiksiz tüm alanlarına tatbik etmedikten sonra iki yakamız bir araya gelmeyecektir. Bu meseleye bu vesileyle değinmiş olayım ve sözlerimi şu cümlelerle tamamlaya çalışayım.
Türkiye’nin başında Tayyip Erdoğan değil, çok radikal laik birisi de olsa, eğer bu kişi milli menfaatler doğrultusunda Türkiye’yi büyütmeye karar vermişse, emin olun egemen güçler tarafından aynı muameleyle karşı karşıya kalacaktır. S. Demirel bile kaç defa ABD darbesine muhatap olmuştur ki kendisi Amerikancı olarak bilinir ama 12 Mart Muhtırasıyla düşürüldü. Hakeza 1960’da Menderes ve 1980 darbesi; o sebeple yeni bir şeyle karşılaşmıyoruz. Türkiye’nin başında kim olursa olsun, şahıslar fark etmez, eğer bağımsız bir politika ortaya koymaya kalkıştığı an çeşitli müdahalelerle karşılaşacaktır. Bağımsız politika uygulayanların kimliklerinin bir önemi yok; ister laik, ister dindar isterse ateist olsun, bu böyledir. Her kim Türkiye’nin kendi içindeki her türlü etnik gurupları kucaklayıp, bu ülkeyi büyütmek ve bağımsızlaştırmak isterse, o kişi kimliğine, dinine ve mezhebine bakılmaksızın egemen şer güçler tarafından düşman ilan edilecektir. O kişiyi yönetimden indirmek için de her türlü yolu deneyeceklerdir. Bunun en yakın örneğini, Trump’ın Suudilerle ettiği dans sonrası Arabistan halkının parasına çökmesinde görebiliriz. Bu aşağılık egemen güçler, hedefe koyduğu ülkelerin zenginliklerini sömürmeye bakarlar ve onların başka hiçbir şeyleriyle ilgilenmezler. Suudilerin sözde şeriat ülkesi olmasının bir önemi yoktur onlar için, yeter ki petrol gelirlerini kendilerine aktarsınlar. Kaldı ki o kaynaklar halkın öz malıdır ama maalesef kukla yöneticiler tarafından gasp edilmişlerdir.
O sebeple bizler bütün bu oyunların farkında olarak, Allah’ın bize bir yaşam rehberi olarak gönderdiği Kur’an’ı gündemimizin temel taşı yaparak, bütün olan biteni o ilkeler üzerinden okumayı ve hayata tatbik etmeyi başarabilmeliyiz.
Allah Kur’an’da, Firavunu, İblisi, isim vermeden Nemrutu, Ebu Cehili konuşturuyor! Peki, ne anlatıyor?
Çağınızdaki bunlara benze düşmanlarınızı iyi tanıyın, oyunlarına gelmeyin ve akıllıca bir mücadele biçimi ortaya koyun ki galip gelebilesiniz. İyi düşünün yani tefekkür ve tedebbür (tedbir alın) edin ki tuzaklara düşmeyesiniz.
Dolayısıyla Vakıf, Dernek, STK yöneticileri ve fikir adamları olarak bizler, Devlet kademelerinde görevli yetkili kişilerin açıkça yanlış gördüğümüz hatalarını Allah rızası için uyarmaya devam ederiz. Bu onlara düşmanlığımızdan değil, bilakis, kendilerinin ve ülkenin iyiliğinden başka karşılık beklemeyen bir dost oluşumuzdandır. Dost, dostunun iyiliği için hatalarını söylemesi gerekir; bunu düşmanlık olarak gören zihniyet hastalıklıdır. Bu minvalde yöneticilerin doğru yaptıkları şeylerin yanına olarak, her türlü çaba ve gayretimizle de desteklemekten asla imtina etmeyiz.
Elbette uyaranların, ikaz edenlerin de bunu en güzel bir üslup ve mücadeleyle yerine getirmeleri gerekmektedir. Herkes kendi bulunduğu konumun, duruşun ve tavrın şuurunda olmalı, maksadını aşan sözler sarf etmemeli. Duygusal davranıp haddini aştıysa özür dilemeli. Bu duruş, yöneticilerden tutunda en alt birime kadar hepimizi kapsamalı.
Türkiye önümüzdeki yılları, Suriye, Libya vs. ülkelerin başlarına gelen felaketleri yaşamadan atlattığı takdirde, kimsenin Türkiye’yi tutması mümkün değildir; yolu açık, geleceği de aydınlıktır Allah’ın izniyle. O açıdan bazı yaşadıklarımızı şer zannedebiliriz ve fakat biz vazifelerimizi bihakkın yerine getirebilirsek, Allah’ın tüm sıkıntılarımızı hayra tebdil edeceğini düşünüyorum. Lakin başında da belirttiğim üzere, içinde bulunduğumuz ahvalin hayra tebdil olabilmesi için, bazen ağır veya hafif bedeller ödememiz gerekebilir; yani hayırlara bedelsiz ulaşmamız mümkün değildir. Kaldı ki bedeli ödenmeden elde edilen ne olursa olsun, hem bereketi hem de kalıcılığı olmaz. Büyük hedefler için büyük bedelleri göze alabilmeli ve birçok imkânlarımızdan vazgeçmesini bilmeliyiz. Bu ülkenin kolay bu noktalara gelmediğini bilelim. Geçmiş kuşaklar o bedelleri ödemeselerdi, bugün belli bir oranda kavuştuğumuz imkânların hiçbirine ulaşamayabilirdik. Büyük sıkıntılar çeken o insanların kıymetini bilip, mücadelenin hakkını vermezsek, mevcut durumumuzun da heba olacağının farkında olalım.
Ez cümle; sorumluluğumuzun gereğini yerine getirirsek, bu ülke bu badireleri atlatacak ve inşallah daha güçlü bir şekilde yoluna devam edecektir. Bugüne kadar yaşadığımız tecrübeler bunu göstermektedir. Yani diniyle barışan, Kürtleri, Türkleri ve tüm insanlarıyla kucaklaşan bir ülke tüm zorlu badireleri atlatacaktır. Çektiği her sıkıntı ise o toplum ve idareciler için bir tecrübe, olgunlaşma ve tedebbür etme/tedbir alma vesilesi olacaktır. Hatalarını düzeltme, eksiklerini tamamlama imkânı sayılacaktır. Türkiye de, Devleti ve Milletiyle bunu yapacak güce ve potansiyele sahiptir. Bizlerin de bütün fiili duası ve çabası bu yöndedir. Allah tüm İslam âlemini vaat ettiği güzel ve bereketli günlere kavuştursun ve tabiî ki bunu hak etme şuurunu da bizlere nasip etsin. Teşekkür ederim.
H. Çandır: Bu ufkumuzu açan ve bizleri umutlandıran fikirler için biz teşekkür ederiz.