ANAHTAR BİZDE

Prof. Dr. Fatih Mehmet Öcal

Dünya ekonomisinin her ay olduğu gibi yine ABD odaklı görüşlerin tesiri altına sokulmaya çalışıldığı günleri yaşıyoruz. ABD, Almanya, Japonya ve Çin gibi küresel üretim pastasının yaklaşık dörtte üçünü meydana getiren ülkelerin ekonomilerinin verileri ve gelecekte alabileceği olası değerleriyle hizaya getirilmeye çalışılan diğer ülkeler, bir de FED’in faiz artırımına gidip gitmeyeceğiyle ilgili haberler ve yorumlarla, adeta tam bir cendere psikozuna sokulmaktadır. Bunun üzerine ECB’nin de başta AB ekonomisinde faiz oranlarının gelecekte nasıl bir süreç takip edeceği ve reel ekonominin bu gelişmelerden nasıl etkilenebileceğine dair görüşleri de cabası.

          Bu durumu peşinen kabul eden dünyanın geri kalan kısmında yer alan özellikle gelişmekte olan ülkeler (BRIC diye nitelendiren), FED ve ECB merkezli yorum ve görüşlerin çok daha fazla güdümüne girmektedirler. Söz konusu gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelerin aldığı veya alacağı kararlar karşısında kendilerine çeki düzen vermeye ve ekonomilerini tekrar dizayn etmeye çalışmaları olgusuyla yüzleşmeleri sebep mi sonuç mu diye sorulduğunda, cevabının kolaylıkla “sonuç” olduğunu hemen söyleriz. Tabi ki, açıklanan FED veya ECB kararlarının sonuçlarına karşı Güney Kore, Almanya, Japonya gibi ülkelerin göstereceği reflekslerle, Türkiye, Rusya, Hindistan, Güney Afrika gibi ülkelerin geliştirecekleri ekonomi politika uygulamalarının aynı olması elbette düşünülemez. ABD, Almanya, İngiltere, Japonya gibi ülkelere bakıldığında, enflasyon gibi tüm iktisadi sorunların kaynağını teşkil eden bir unsurdan uzak olduklarını, işsizlik, istikrarsız büyüme, düşük beşeri sermaye niteliği gibi önemli yapısal sorunların üstesinden geldikleri ve ayrıca ileri teknoloji üretimine dayanan ihracat yaptıkları, AR-GE yatırımlarına bütçelerinden çok büyük rakamlar ayırdıklarını üstelik inovasyon temelli bu yatırımlara kamunun yanı sıra özel sektöründe ciddi bir pay ayırdıklarını, ilkokuldan itibaren üniversite sonrasına kadar teorik ve pratiğe dayanan çağdaş bir eğitim sistemini uygulamaya koymayı başardıklarını, siyasi istikrarının sağlanmasında önemli mesafeler kat ettiklerini, devlet yönetimi ile halkın iradesinin genellikle birbirine paralel olduğunu, demokrasinin gereği olan seçimlerin sonuçlarını kanıksadıklarını görmekteyiz.

          Bu anlatılanların bir de diğer tarafı, madalyonun öbür yüzü var. Gelişmekte olan ülkeleri nitelemekte kullanılan ve BRIC şeklinde kısaltılan bu kavramın içinde yer alan ülkeler ise, hızlı nüfus artışı, düşük eğitim seviyesi, yüksek işsizlik, geri teknoloji, yüksek düzeyde dış ticaret ve cari açık, istikrarsız ve sürdürülemez büyüme veya kalkınma hızı, üretim ekonomisinin ağırlığının finansal sektör karşısında göreceli olarak azalması, gayri menkul ve altın alım satımının spekülatif kazançlar elde etme adına hızlanarak önemli rakamlara ulaşması gibi yapısal sorunlarla birlikte, siyasi mücadelenin kural ve seviye tanımaz biçimde aşağılayıcı, ötekileştirici ve adeta iç kargaşa çıkaracak şekilde gözü dönmüşçesine kuralsızlaşması, demokrasi, insan hakları ve evrensel hukuk kurallarının dahi uygulamaya konulması gibi girift sorunlarla iç içedirler. Sıralanan sorunlara Türkiye üzerinden bakıldığında, hepsinin ülkemizde karşılaşıldığı su götürmez bir gerçektir. Ekonomimizin omurgasını ileri düzeydeki teknoloji üretimi üzerinde inşa edemediğimiz ve siyasi mücadeleyi ülkemiz çıkarları merkezinde yapamadığımız için, FED ve ECB kararlarını en ince ayrıntısına kadar incelemek ve ona göre, ekonomi politikalarını uygulamaya koymaya çalışmaktayız. Nasıl ki konuyu öğrenmeden soruları ezberleyerek çözmeye boşu boşuna çalışan öğrencinin durumu gibi, yapısal iktisadi,  siyasi, toplumsal, insan hakları ve demokrasi alanlarındaki sorunların çözümünün yetersizliği, her alanda kalıcı ve yıkıcı sorunların devam edeceği anlamına gelir. Böyle sorunlarla boğuşan ülkelerin, kısa zamanda gelişmiş ülkeler ligine yükselmesi mümkün değildir. Ancak ülke – vatandaş uyumunun karşılıklı amaçlar olarak tesis edilmesi, Türkiye’nin her türlü dış ve iç gelişmeler karşısında dirayetli durmasını ve zorlukları kolayca aşmasını sağlayacaktır.                

 

          Soru: Gelişmiş ülkelerde marjinal tüketim eğilim oranı yüksek midir? Neden? 

          Sözün Gözü: Ey sen! Gelişin sorulmadı, gidişin de sorulmayacak.