Anlatamam ancak susabilirim

İbrahim Çolak

Dağlım...

       Bu mektubu sana yetim bir gecenin sessizliğinde yazıyorum. İçimde geçmiş günlerden kalma bir nefes, içimde aynı gölgeye sığınmış bir görüntü.

       Bazen bir türküyü üst üste onlarca kez dinlememe rağmen daha sonra bakıyorum ki türkünün sözlerinden aklımda bir iki satırdan başkası yok. Her zaman böyle değil elbette. Ancak az önce söylediğim gibi türkünün sözlerini ve hatta melodisini zor bela hatırladığımda anlıyorum ki dinlediğimi sandığım türkü, beni nehrin bu kıyısından alıp senin olduğun kıyıya geçiren köprü vazifesi görmüş. Amacım senin yanına geçmek, senin yanında olmakmış. Yürüdüğüm yol, geçtiğim köprü, aşağıda akan nehir yalnızca görüntüymüş.

      Yanına vardığımda yaylaya, yanına vardığımda çayıra ve çiçeğe durmuş bir ovaya varmış oluyorum. Yürüyor, gülümsüyor, dinlediğim türküden başka bir türkü söylüyorum.

      Sonra bir evin hayali düşüyor gönlüme. Bu ev benim, bu ev bizim, bu ev düşüm. Bu ev Konfüçyüs’ün evine benziyor.

      Bu evi uzun yıllardır; rüzgarın taze kokusunu taşıyan şafaklarda ve hüzünlü gün batımlarında… Sesiz geceler boyunca, yanımdaki boş sandalyeye bakarak, konuşarak, türkü söyleyerek bekledim.

      Sen biliyorsun bunu. Biliyorsun ve hissediyorsun diye düşünüyorum. Bana ismimle seslendin ve bu eve tek ayak basan da sensin. Hem zaten evin ve odaların anahtarları da var sende.

      Kendi dışında, kendi uzağındaki mutluluğa inanan insanlarla yolculuk edemez, bu insanları sevemezsin Dağlım.

      Zenginim demiştim, nasıl diye sormuşlardı: “Fakir; sevmemiş insandır, ben istediğim sevgiye sahibim, zenginim. Seni taşıdığım bir hazine ve gönül zenginliğim sayıyorum Dağlım.”

      “Dünyadaki tüm görüntüler bir simge, her simge de açık bekleyen bir kapıdır, insanın ruhu hazırsa geçer bu kapıdan, dünyanın nabzının attığı o can evine ulaşabilir, senin ve benim, gündüzlerin ve gecelerin tek bir nesneye dönüştüğü yerdir burası. Her insan, bir an gelir hayatında, kendini böyle açık bir kapının önünde bulur; her insan, bir an gelir, tüm görünen nesnelerin bir simgeden başka şey olmadığını geçirir kafasından, simgenin arkasında da evrensel ruhun, ezeli ve ebedi yaşamın bulunduğunu düşünür. Ne var ki, karşısına çıkan kapıdan içeri giren, bu dünyanın güzel ve hoş görüntülerini verip o vakte kadar ancak sezgilerle algılanmış içsel gerçeği elde etmeye yanaşan pek az kişi vardır.”

       “İnsanlar boy boy, dertler çeşit çeşit. Çoklarımız birbirinin derdine talip!”

       Anlatamam ancak susabilirim.

       Kalbimizde bir çiçeğin kokusu, başımıza sardığımız dolunayın tülü.

       Şimdi söyle Dağlım, söyle bana, atımızı nerelere sürelim?