ARAP BAHARI/UYANIŞI HAREKETLERİ

Arif Tekeli

Diplomasi dünyasının sırlarını deşifre eden WikiLeaks belgelerinde Tunus Diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’nin eşinin kişisel servetine dair detayların ortaya çıkması neticesinde, Tunus’ta bir gencin kendini yakmasıyla başlayan ve domino etkisiyle yayılan Arap Uyanışı/Baharı hareketleri, ülkelerini ‘demir yumruk’la yöneten ve Batı ile çok iyi ilişkileri olduğu için ‘yıkılmaz’ gözüyle bakılan dikta rejimlerini bir bir sonlandırdı. Domino etkisi Mısır ve Libya ile devam etti. Sıra Suriye’ye geldiğinde, Suriye’de cami çıkışlarında halkın; “Özgürlük-Allah-Suriye” sloganları yükselmeye başladı. Artık ‘domino etkisi’nde yeni ‘taş’ Suriye’ydi. Suriye’de Esed liderliğindeki BAAS rejiminin protestoculara karşı silah kullanmaya başlamasıyla olay farklı bir boyut kazandı. Cuma namazı çıkışlarında “Özgürlük-Allah-Suriye” sloganlarıyla başlayan isyanlar bugün iç savaş denilebilecek bir noktaya ulaştı. Bu durumda Esed liderliğindeki BAAS rejiminin payı oldukça büyük.

İşsiz bir gencin paylaşımdaki adaletsizliği protesto etmek için kendini yakmasıyla başlayan bu Arap Uyanışı hareketlerinin günümüze kadar gelen hikâyesini kısaca yukardaki paragrafta olduğu gibi özetleyebiliriz. Arap Baharı/Uyanışı’na dair asıl soru ise bu “Arap Uyanışı hareketlerinin; amacının ne olduğu, halkların kendi tepkilerinden mi oluştuğu yoksa küresel güçlerin Ortadoğu üzerine oynadıkları oyunlardan biri mi olduğu?” şeklindeki sorudur. Bu soru kamuoyunda tartışıla dursun, uluslararası sistem ve bu sistemi oluşturan küresel ve bölgesel liderler bu sorularla ilgilenmekten çok uluslararası ilişkilerin yani Neorealist dünyanın en temel değeri olan ‘çıkar’ kavramına göre kendi pozisyonlarını aldılar. Sorumuzun cevabını kamuoyunda ve entelektüel camiada arayacak olursak temelde iki farklı cevabının olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, Arap Halkları’nın kendi hür iradeleri dışında, dışarıdan enjekte edilmiş bazı “kötü” düşünceler ve kışkırtmalarla batıya hizmet eder şekilde “kahraman” liderlerini devirdiği görüşüdür. Burada bu cevabı farklı şekilde de olsa aynı noktaya çıkacak şekilde verenler de vardır. Bunlara göre; liderleri -kötü dahi olsa- bunları indirmenin batıya hizmet edeceği şeklindeki görüştür. Yani yine temelde Arap Halkları’nı kullanılan ve iradesi olamayan bir insan topluluğu olarak gösteren -bir nevi oryantalist bir kafayla olaya bakan- farklı bir fraksiyondur. Temel ikinci cevap ise; bu isyanların zaten taşmakta olan bölge halkının sabrının bir gencin kendini yakmasıyla taştığını ve bu isyanlar neticesinde bölgeye demokratik sistemin -biraz sancılı da olsa- geleceği şeklindedir. Bu görüşü belirtenler arasında da yine iki ana fraksiyon olduğunu söyleyebiliriz. Bunları; Arap Halkları’na karşı oryantalist bir bakışla bunun Batı tarafından desteklenen ama “iyi” sonuçlar doğuracak bir şey olduğunu savunan görüşler ile dış etkenler ne olursa olsun tamamen Arap Hakları için bir “uyanış” olduğu ve başlangıç noktasının ise sadece halkın artık sabrının taşması olduğunu söyleyen görüşler şeklinde özetleyebiliriz. Arap Baharı veya Uyanışı diye tabir edilen süreci incelerken sıkça Oryantalizm’e düşüldüğünü söyleyebiliriz. Basitçe tanımıyla, Batı’nın Doğu’yu incelerken kullandığı dil, imgeler ve bakış açısı anlamına gelen Oryantalist bakış, bilgi/iktidar ilişkisinden hareketle modernitenin en ciddi silahlarından birisi olarak bugüne kadar geldi. Hatta öyle bir noktaya geldi ki içselleştirildi ve farkında olmadan günlük dilimizin ve/veya siyasi tefekkürlerimizin dahi ortasına oturdu. Oryantalizmin bu kadar içselleştirildiği ortamda siyasi gelişmeler tartışılırken bu dile rastlamamak mümkün değil. Özellikle bölgemize dair yapılan en yoğun tartışmanın Arap Halkları’nın malum hareketleri olduğunu göz önüne alırsak bu hareketleri tartışırken Oryantalist bir dil kullanılmadığından söz edemeyiz. Batı Doğu karşısında iktidarını kurduktan sonra Oryantalizme o kadar da ihtiyaç duymadı. Fakat bizler -yani Doğulular- bu literatürü temel eğitimimizde dahi aldığımız için Batı vazgeçse bile vazgeçmez olduk. Arap Halkları’nın; iradesi olmayan, demokrasi bile istemekten aciz, batılıların çıkarları doğrultusunda hareket eden ve düşünmeksizin kendi devletine isyan eden insanlar olarak düşünüldüğü bakış Napolyon oryantalizminin ulaşmak istediği noktaya ulaştığını gösteriyor.

Arap Uyanışı ilk olarak Tunus’ta baş gösterdi. Bin Ali rejimi batı yanlısı bir rejimdi. Bin Ali’nin devrilmesi ile Arap Uyanışı’nın kendiliğinden olmadığı ve İran destekli, bölge ülkelerini “İranlaştırıcı” yapay bir hareket olduğu görüşü dile getirildi. Türkiye’nin bu hareketlere destek vermesi de o zamanlar sıkça tartışılan “eksen kayması” tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Başta bu isyanların çıktığı ülkeler sonra da Türkiye acaba İran safına mı geçiyordu? Arap Baharı domino etkisiyle yayılırken ikinci taş Mısır oldu. Mısır’da batının koşulsuz müttefiki Mübarek’in diktasında ülkeyi idare eden bir rejim vardı. Bu rejimin de isyancılarca devrilmesiyle birlikte “bölgede İran etkinliği artıyor” şeklindeki kaygılar artmaya başladı. Özellikle H. Mübarek’i deviren muhalefetin en önemli ayağını İhvan-ı Müslimin’in oluşturması “İranlaşma” tezini savunanların birinci materyallerindendi. Bu kaygılar yukarıda da kısaca açıkladığım oryantalist ve doğu halkını daha doğrusu Ortadoğu halkını; hipnotize edilmiş, belki de iradesi hiç olmayan insanlarmış gibi gören kafanın ürünüydü. Domino etkisinde sıradaki taş Libya’ydı. Libya batıyla ilişkiler noktasında Bin Ali ve Mübarek kadar iyi değildi. Bu durum “bölge İranlaşıyor, bu hareketlerin arkasında İran var” şeklinde dile gelen oryantalist bakış açısının hiç de haklı olmadığını gösteren ilk gelişmeydi. Bölgeyi “İranlaştıracak” denilen hareketler batının askerî desteğiyle Kaddafi’yi devirince “kötü çocuk” İran olmaktan çıktı ve batı haline geldi. Bakış açısı yine aynıydı. Bu sefer de “batı için rejimini ve liderini deviren Arap halkları” vardı. Buradaki ani dönüş ve oluşan büyük paradoks kimsenin umurunda olmadı. Sıra Suriye’ye geldiğinde olaya Türkiye’nin de iyice angaje olmasıyla birlikte Türkiye kamuoyunda da -özellikle üzerinde düşünülmeden yapılan analizlerde- bu hataya düşüldü. Bir zamanlar eksen kaymasından bahsedenler Erdoğan liderliğindeki Ak Parti iktidarını şimdi de batının koşulsuz taşeronu olmakla itham ediyorlardı. Bilimsellikten uzak, refleksif ve derin paradoksları olan bu söylem popüler bir söylem haline geldi. Arap Baharı’nın İran’ın veya batılıların çıkarlarına hizmet eden ve bunlardan herhangi birisinin iteklemesiyle ilerleyen bir şey olmadığı bunun tam aksine batı veya İran yanlısı olmasına bakılmaksızın domino etkisiyle refahı halka yansıtmayan tüm diktatörlüklerde gerçekleştiğini/gerçekleşeceğini söyleyebiliriz. Bugün geldiğimiz noktada “Arap Baharı/Uyanışı hareketlerinin arkasında İran var” dediğinizde kimse inanmayacaktır. Batının olmadığı da bölge halklarının iktidarı ele tam olarak geçirdiği zaman görülecektir.

Batı veya İran bu hareketlere tamamen karşı çıkmaz veya tamamen desteklemez. Burada verilebilecek örneklerden biri Fransa’nın tavrıdır. Fransa yoğun ilişkiler içerisinde olduğu ve ekonomik olarak da gayet zengin olan Libya’da halkın destekçisi olarak ilk başta söylenilebilecek, olaya son derece angaje, uluslararası toplumu harekete geçiren ve insan hakları söylemini kullanan bir ülkeyken bugün konu çok da zengin olmayan ve İran, Rusya ve Çin gibi müttefikleri olan Suriye Uyanışı olduğunda silik ve sorumluluk almayan bir tavır içerisinde. Fransa’daki seçimlerin ve liderin değişmesinin de bu noktada önemli olduğunu söyleyemeyiz. Zira Fransız basınına dair yaptığım incelemede Fransız basınının olayı hiç görmediğini ve Suriye Uyanışı’na dair herhangi bir yorum veya analizde bulunmadığını kısacası Suriye Uyanışı ile ilgilenmediğini görmüştüm. Fransa örneğinde de olduğu gibi uluslararası toplum olaya yukarıda da bahsettiğim gibi Neorealist bir bakışla çıkar penceresinden bakmakta. Örneğin İran Tunus ve Mısır’daki isyanları desteklerken Suriye’deki isyanlara “batı kışkırtması” gözüyle bakmaktadır.

Hareketleri baştan sona -dozu değişse de- destekleyen ülkeler de vardır, bunlar: Türkiye, Sudi Arabistan ve Katar’dır. Arap Uyanışı bir demokratikleşme hareketi olmakla birlikte öncelikle halkın ekonomik darboğazdan kurtulma ve refahı paylaşma isyanıdır. Türkiye’yi dışarıda bırakacak olursak, Katar, Sudi Arabistan ve Kuveyt’te de demokratik rejimler olmamakla birlikte isyana maruz kalan rejimlerden bir noktada ayrılmaktadırlar. Ayrıldıkları nokta refahın paylaşılması noktasıdır. Bu ülkelerin insani gelişmişlik endeksleri diğer ülkelerle kıyaslanmayacak kadar iyidir. Suriye ilk yüzün dışındayken Kuveyt ve Katar 31 ve 35. sıralardadırlar. İnsani Gelişme Göstergesi (Human Development Index), ülkeler için; yaşam uzunluğu, okuryazar oranı, eğitim ve yaşam düzeyi doğrultusunda hazırlanan bir ölçümdür. İnsanların düzgün yaşaması, özellikle çocuk hakları için bir ölçün teşkil eder. Bu araştırma sonucunda bir ülkenin gelişmiş, gelişmekte olan ya da gelişmemiş bir ülke olduğu; bunun yanı sıra ekonomisindeki etkinin yaşam niteliği ne düzeyde etkilediğini gösterir. Halkı Müslüman ülkeler arasında insani gelişmişlik endeksine göre ilk sırada bulunan ülke Kuveyt’tir. Bu ülkeyi Katar izler. Sudi Arabistan da yine İnsani gelişmişlik endeksine göre ‘yüksek’ sınıfında yer alan bir ülkedir. Ayrıca bu ülkeler diğer rejimlerin yapamadığını yapıp değişime kademeli de olsa izin vererek bu tür isyanlara engel olmaktadırlar. Örneğin Sudi Arabistan’da isyan kıvılcımları çıkmaya başladığı anda Suudi rejimi halka 40 milyar dolarlık bir hibe programı yansıttı. Yine aynı dönemde kadınların ehliyet alabilmeleri gibi bazı yeniliklere izin verdi. Yani Türkiye Başbakan’ı Tayyip Erdoğan’ın uzun süre tavsiye edip de uygulatamadığı reformları yapmak noktasında Esed kadar ketum olmadılar. Yine bu noktada verilebilecek en doğru örneklerden birisi de Fas’tır. İsyan seslerinin yükselmeye başlamasıyla seçime giderek yumuşak bir geçiş sağlayan kral ülkede çatışma ve iç savaşı engellemiş oldu. Fas’ta iktidara ismi Adalet ve Kalkınma Partisi olan ve “dini değerler ile demokrasiyi harmanlama” vadinde bulunan bir parti geldi. Fas bu şekilde yumuşak bir geçiş sağlasa da domino etkisinin Katar, Kuveyt Sudi Arabistan gibi ülkeleri atlayıp atlamayacağı konusunda henüz fikir belirtmek erken olabilir. Zira Sudi Arabistan içerisindeki bazı kesimlerde (özellikle Şii kesimde) zaman zaman bazı hareketlenmeler olmaktadır. Tüm ülkelerde ortak bir şekilde isyancılar üç kavram temelinde isteklerde bulunmaktadır desek özetlemiş olabiliriz, bunlar: özgürlük, dine saygı ve ekonomik refahtır.

Arap Baharı/Uyanışı hareketleri ve bu hareketler neticesinde alınan tavırlar bize gelecekte küresel sistemin nasıl şekilleneceğine dair bazı ipuçları vermekte. Küresel sistem gelecekte, ABD’nin 2003’teki Irak müdahalesinin açtığı yaralar neticesinde ilk olarak ABD’de ortaya çıkan ve sonra başta Avrupa Birliği üyesi ülkeler olmak üzere tüm dünyaya yayılan küresel finansal krizle birlikte anlaşıldı ki tek bir güç tarafından yönetilecek durumda olmayacak. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle tek süper güç halini alan ABD artık dünyanın yönetimini tek başına elinde bulunduramayacaktır. ABD’nin isteyerek veya istemeyerek yeni ortaklara ihtiyacı var. Küresel tek güç yine ABD olsa da bölgesel liderler de artık dünya siyasetinde belirleyici bir unsur olacaklardır. Türkiye, İran, Sudi Arabistan, Katar ve Kuveyt’in Arap Baharı’na bu denli angaje olmalarını bu perspektifle okursak bölgesel aktör olma yarışına şahitlik edebiliriz. Ancak Türkiye bu noktada diğer devletlerden ayrılmaktadır. Türkiye’yi farklı kılan nokta -özellikle son on yılda- geleneklerine bağlı bir laik demokrasi modeli halini almasıdır. Yukarıda sıkça sözünü ettiğim Oryantalizmin açtığı yaralar yani batı sömürgesi olan bölge halklarının aldıkları oryantalist eğitim gereği pejoratif bir bakışla gördükleri Osmanlı ve Türk kelimeleri Türkiye’de iktidara İslamcı geçmişi olan bir grubun gelmesiyle değişmeye başladı. Özellikle Türkiye Başbakan’ı Tayyip Erdoğan’ın Filistin konusundaki söylemleri/eylemleri ve Türkiye Dışişleri Bakan’ı Ahmet Davutoğlu’nun idealist olarak nitelenebilecek politikaları bu değişimde büyük rol oynadı. Tayyip Erdoğan’ın “one minute” çıkışıyla birlikte bölgede Erdoğan ve Türkiye bayraklı gösteriler düzenlenmeye başladı. Gerek sözünü ettiğim laik demokrasi örneği oluşu gerekse bölge sorunlarını uluslararası kamuoyunun dikkatine sunması ile Türkiye bölgesel aktör olma noktasında diğer rakiplerinden ayrılmaktadır. Burada özellikle Arap Baharı’ndan sonra bölgenin demokratik düzene geçeceğini düşünürsek bu manada komşu halklarla bu denli iyi ilişkilerin olmasının önemini daha iyi anlayabiliriz. Sudi Arabistan, Kuveyt ve Katar suni devletler ve rejimler olarak bu yükü zaten kaldırmaktan uzaktır. İran ise derin bir devlet geleneği olsa da Arap Uyanışında -artık “katil” sıfatını verebileceğimiz- Beşşar Esed’e verdiği destekle bölge halkları gözünde onarılması güç bir imaja sahip hale geldi.

Türkiye Hükümeti geldiğimiz noktada popüler olan içselleştirilmiş oryantalist bakış açısından etkilenmeden Arap Halkları’nın bu “uyanış” hareketlerine destek vermeye devam eder ve bölgede zalim diktatörlükler dönemi sona ererse; Türkiye küresel sistemde daha etkin bir ülke olacaktır. Bu durum ise sadece Türkiye için değil tüm İslam coğrafyası için kazanç olacaktır. Uluslararası sistemde İslam coğrafyasının sözü -en azından kendi bölgesinin sorunlarıyla ilgili- dinlenilir olacaktır. Bunun arkasındaki güç de Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” dediği, ‘ok-yay’ ve ‘pergel’ teoremleriyle açıkladığı komşularla ‘sıfır sorun’ politikası olacaktır. Bu konuyla ilgili yazdığım hemen hemen her yazıda hassasiyetle üzerinde durduğum gibi burada “komşular”dan kastın komşu ülkelerin diktatörleri değil de halkları olduğu gerçeği de unutulmamalıdır. Yani ‘komşularla sıfır sorun’u; ‘komşu ülke diktatörleriyle sıfır sorun’ değil  ‘komşu ülke halklarıyla sıfır sorun’ şeklinde okumakta fayda var.