AŞK, ÖZLEM ve ÖTESİ  (46)

Osman Uzunkaya

                Oturduğum yerdeki kol dirseğimi dayadığım sünger yastık altımdan kayıyor,  yarı uzanmış bir şekilde oturduğumda ise altımdaki halı, zemini düzgün olmadığı için iki de bir katlanıp oturmamı zor hale getiriyordu. Rahatsız edici bu durumu hacı adayı arkadaşlarımla aramızda devam eden muhabbet nedeniyle unutuyor ve adeta konforlu bir ortamda bulunuyormuş zannına kapılıyordum.

                Gece saat üç sularıydı. Kafile başkanımız eline aldığı mikrofonla bize “Değerli kardeşlerim” diye hitap ederek konuşmasına başlamış ve devamında da: “İçinde bulunduğumuz zaman dilimi altın değerindedir. Bol bol dua ediniz. Yüce Rabbimizden kendiniz, aileniz, eş-dost ve akrabalarınız ile milletimiz, vatanımız ve tüm Müslüman kardeşlerimiz için dua ve niyazda bulununuz. Geçmiş namazlarınızı eda ediniz.” Diyerek konuşmasını bitirmişti. Daha sonra ismi takdim edilen bir hoca efendi çadırımızın ön tarafındaki yükseltide bulunan bir masaya oturarak vaaz-ı nasihat da bulunmuş, vaazın sonunda da Kur’an-ı Kerim tilaveti ile gönlümüzü mest etmişti.

                Vaazı nasihatten hemen sonra büründükleri ihramlarıyla adeta çadırla bütünleşen hacı adayları, birden bire hareketlenmiş;  uyuyan ve sohbet etmekte olanlar da dahil olmak üzere neredeyse tamamına yakını abdest tazelemek için çadırın dışında kurulu bulunan lavabolara akın etmişlerdi.

                Namazlığımı sermiş, geçmiş namazlarımı kılmaya başlamıştım. Daha sonra dilim döndüğünce Yüce Rabbime dua ve niyazda bulunarak af dilemiştim. Sabah namazı vaktine bir saatten az bir zaman kalmıştı. Yanımda bulunan diğer hacı adayı arkadaşlarım uykusuzluğa yenik düşmüş, oturmakta oldukları yere uzanarak uykuya dalmışlardı. Aramızda bulunan bir hacı adayı arkadaşım çadıra yerleştiğimiz andan itibaren aralıksız bir şekilde ve sürekli olarak dua ediyor, gözleri dolu bir vaziyette ve samimiyetle Allah’a hamt ve senada bulunuyordu. Bulunduğum yer, onun oturduğu yere göre uyumak için biraz daha genişti. Kendisine “Hacım gel yerleri değişelim, sen de biraz istirahat et!” diye seslendiğimde; Bir derviş edasıyla sağ elini kalbinin üzerine koyarak, “Sağ ol! Teşekkür ederim.” Diye cevap verip teklifimi geri çevirmişti. Bir saniye zamanını dahi değerlendiren, burada bulunduğu vakti boşa geçirmeden fasılasız olarak dua ve zikirde bulunan bu hacı adayı kardeşim baya bir ilgimi çekmişti. Onda bulunan İlahi aşka hayranlık duymamak mümkün değildi. Kendi kendime; Bendeki eksiklik nedir? Niçin böyle ibadet yapamıyorum? Diye soruyor ne yazık ki bir cevap alamıyordum.Sema ya ellerimi kaldırarak; Allah’ım bana da burada bulunan bu kardeşim gibi aşk ver! Adını her daim zikretme azmi ve fırsatı ver! Beni ariflerin arasında kıl! Şüphesiz ki sen her şeyi kadirsin. Bilen, gören ve işitensin. Diye dua etmeye başlamıştım.

                Sabah namazı vakti girmişti. Çadır dışında bulunan lavabo’da abdestimi almış, daha sonra da çadırıma dönerek cemaatle birlikte huşu içinde sabah namazımı eda etmiştim.

                Bugün Arife günüydü. Vakfe’nin (9 Zilhicce) Güneşin gök yüzünün ortasından batıya doğru hareket etme zamanında başlayıp, Kurban bayramının birinci günü (10 Zilhicce) fecr-i sadığa kadar devam eden zaman diliminde yapılması gerekiyordu. Saat 12.30’a gelince öğle namazı ile ikindi namazını cem ederek kılmıştık. Daha sonra da ayağa kalkarak kıbleye yönelmiş ve vakfeye durmuştuk. Bir saat kadar süren vakfe’de Diyanet İşleri Başkanlığından bir yetkili dua etmiş biz de hep bir ağızdan amin diyerek duaya icabet etmiştik.  (devam edecek)

                Selam, sevgi ve dua ile..