BİR SABAH UYANINCA

Hakan Bahçeci

            Kaç sabah uyanırsın daha bildin mi hiç, bilebilme ihtimalinin nakıs hali gelip misafir olmuyor mu konağına? Kaç kişi eksiliyoruz her sabah saymadın ki…

Geceyi yaratan gündüzün de sahibi olarak, geceyi uyku vakti kılmış belki de sabahın kıymetini bilinç düzeyinde tat diye… Yani sen şehir uyurken uyanıksan henüz ve şehrin üzerinde ezan sesleri esmeye başlamışsa bu, sırf senin için güneşin doğmayacağı anlamına gelmiyor.

            Uyumamış ve kendine “sahi, nasıl uyunurdu?”  Sualini sormuşsan bu halin uyanıklık olduğunu kim iddia edebilir? Uykunun, yarı ölüm hali olduğunu bile bile ve yarın sabaha çıkmanın çıkmamakla aynı ihtimalde olduğunu göre göre uyumayı neden bu kadar arzu edersin?

            Bir sabah uyanınca dünü tekrar yaşayamayacağını bilerek bakarsın güneşe. Güneşe sitem edemezsin, dönüp “vakte” kızıp söylenemezsin. Kendine verilen yolu gitmekle meşgul zaman ne çabuk ne ağırdan. Senin hissettiğindir zamanı ağır ya da hızlı yapan.

            Uyku bir nevi tek başınalık değil midir? Geceyi göz kapaklarına yardımcı olarak yaratmış olamaz mı nizamı yaratan? Sen kapatınca gözlerini kapanıyor her bir ışık gecenin koynuna saklanarak. Tek başınasın uyku ile… Gelen de odur gelmeyen de.

Rüyalarının bu dünyadan olmadığına inanmış olsan da hepsinin bir anlamı var mutlaka. Ve bu anlamların hepsi tek başına senin hayatında mündemiç değil mi? Bir sabah uyanınca bu rüyaların peşine takılıp gitmeyi düşünebilirsin, o anlamın peşine düşmekten sakınma. Kimi rüyalar senin gerçek öykünü saklıyor olabilir ve bu yüzden sen geceleri uyku ile çetin bir savaşa tutuşma.

Bir sabah uyanınca kurduğun cümlelerin nokta konulmadan yarım kaldığını anımsarsın. Çare olur mu diye önüne vardığın serin ırmakların kuruduğunu görürsen şaşırma. İçini serinletmek için içtiğin suyunun kaynar bir kazandan alınma ihtimali az değil.

Dün elini öptüğün atanın, memleketinin kabristanında bir mezar taşında adını yazılı görürsün bir sabah. Ve o mezarın başında dedenle beraber babanın ruhuna üç İhlas bir Fatiha okumanın garipliği ve garipsenmiş hüznünü yaşarsın. Bir sabah uyanınca bayram olur bayramlığını giymiş olur çocuklar, sen kalırsın ata yerine eli öpülen.

Bir sabah uyanınca ince bir sızıdır yanında bulduğun. Bir eski zamandır, bir hatıradır zihnine sokulan. Gelir oturur göğsünün tam üstüne o sızı; bıçak yarası değildir, cam kesiği değil. Onların acısını bilmesen de bir kurşun yarasından daha acıtıyor dersin. Elini götürünce yüreğinin üstüne orada bulduğun kimse o bilsin istersin bu sızıyı, onunla paylaşmak istersin.

Şiirin yarım kalmıştır, bir türküyü bitiremeden kesilmiştir sesin. Okuduğun son romanın kahramanı mutsuz bir sona kurban gitmiştir. Bir sabah uyanınca o kahramanın kendin olduğunu, şiirin ikliminden çekildiğini, ozanların bağlamasını astığını anlarsın.

Bir sabah uyanınca, gidenlerin bıraktığı hicran yarası bekler kapıda seni. Neden ve nereye gittiğini sual edememiş, sen “gitme” dedikçe o “kalayım” dememiştir. Bir sabah uyanınca dünkü sabahtan farklı olduğunu hissedersin ve uyanmammış olmayı tercih edersin.

Bir sabah uyanınca bu yazının geceden yazıldığını kimseye söylemezsin. Kalemini ve cümlelerini, koyduğun üç noktayı ve soru işaretlerini emanete teslim eder, geriye dönebilme umuduyla “eyvallah” dersin. Uyanacağın sabahların meçhul sonları, kaderi yazanın ellerinde. Sen, gayretini ve niyetini, çabanı ve niyazını eksik etme.

Ve bir sabah, duyarsın bir yanık sâla… İsmin söylenir mahallenin minaresinden rahmet eylesin diyerek. Sesler karışır birbirine, sevenlerin ağlar, toprak saçılır.

Ve bir sabah uyanamazsın.