Bu bir Araplar yazısıdır

Hasan Ukdem
Bir mahalle bir insanda nasıl yaşayabilir? Geçmişin labirentlerinden kurtulup çıkarak, geleceğin yollarına nasıl durabilir? Günün içinde, bir renk gibi, bir koku gibi nasıl yer edinebilir? İşte bu soruların cevabıdır bende Araplar. Sabahattin Ali’nin Isıtmak İçin hikayesinin de geçtiği bu güzide mahalleden ben de geçtim. Geçtim diyorum ama geçememişim meğer. Yıllar gelip geçiyor, takvimler tükeniyor, zaman çağ oluyor ama ben orada bıraktığım çocukluğumu ve gençliğimi asla unutamıyorum. Bu çağlarını belki bütün insanlar unutamaz, belki en güzel çağlardır bunlar ama benim özlemim sadece çocukluğuma ve gençliğime değil, o güzel zamanlara mekânlık eden o müthiş mahalleye... 
 
Toprak damlı kerpiç evler, çıkmaz sokaklar, bir ırmak gibi akıp giden Büyüksinan Caddesi... Sıcacık komşular, samimi arkadaşlar, can dostlar... Havaya karışan bir sevinç gibi gelen ramazanlar, bayramlar, hıdrellez günleri, düğünler. O dar gelirli ailelerin, o çamurlu sokaklarda nasıl mutlu olduğunu görseydiniz bugün bu geniş sokakları, caddeleri istemezdiniz. Avluları çiçekli, tulumbalı, kümesli evleri görseydiniz siz de o mahallede yaşamak isterdiniz. Renkleri, elimizdeki ekrandan değil, daldaki çiçekten, gökteki kuşun kanadından, gökkuşağının bağrından görüp içimize işlediğimiz günlerdi o günler. Peynirin, yağın, yoğurdun, pekmezin, pişmaniyenin, kenevir helvasının, ekmeğin, evde yapıldığı, kahvenin elde çekildiği günler.  
 
Nineli, dedeli evler. Her perşembe gecesinde mutlaka Kur’an okunan evler, konum komşu hayatın her türlü mihnetine dayanılan, dayanılışılan evler. Kur’an kursları, camiler, ellerinde elifba, Kur’an koşuşan çocuklar. Okullar, kara önlüklü öğrenciler, gölgesine bile saygı duyulan öğretmenler, imamlar, yaşlı insanlar.  
Ya o oyunlar? O kadar ilginç o kadar güzel oyunlar... Oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Tel arabalar, lastik tekerler, bez bebekler, araçlardan çıkma tekerler, kullanılmış piller, makaralar, bilyalı tekerler. Lastik toplar, naylon kamyonlar, mantar tabancaları. Kısıtlı bütçelerin idame ettirdiği harika hayatlar. Kapitalizmin ele geçirmediği, kanaatli insanların masalsı, zor ama tatlı dünyası...  
 
Araplar Mahallesi de 80’lerden itibaren başlayan bir betonlaşma sürecine giriyordu ve yavaş yavaş büyü bozulmaya başlıyordu. O yıllara kadar herkes meyvesini sebzesini avlusunda bahçesinde yetiştiriyordu. Bir gün o eski Arçelik dolmuşlardan birinde akşam evine dönerken filesinde pırasa taşıyan birini gören adamın söylediği “ya demek Araplara da gider oldu pırasa” sözü aslında her şeyi anlatıyor. O güne kadar mahalleye dışardan sebze girmemiş meğer. Adam Araplar’a giden pırasayı görünce şaşırmış, ama bizler artık köylerimize yağ, peynir, yumurta giderken görüyoruz ve şaşırmıyoruz. Artık dünya koca bir köy oldu ve içine o mahalleyi de aldı, o köyleri de... Ve bu söz saçını biraz uzatan gençlere, erken boyanmaya başlayan genç kızlara da söylenirdi o zamanlar. 
Bizim yaştakiler için bu nostalji duygusu normalden daha zor bir durum zira bizim çocukluğumuz ve gençliğimiz betonların altında kaldı. Hatıralarımızın mekanları yıkıldı, aşklarımızı yaşadığımız sokaklar yok artık. O günlerin insanını, ekmeğini, oyuncağını, bayramını seyranını özlüyoruz. “Hadi oyuncağı bayramı anladık da insan değişir mi? Ekmek değişir mi?” diyebilir insanlar. En çok insan değişiyor. En çok ekmek değişiyor maalesef. Bu günkü ekmeklerin arasına o günkü tereyağını koyup yiyebilseniz, ne demek istediğimi anlardınız. Başta sorduğumuz sorunun cevabı: Bir mahalle yıkılsa da bir insanın anılarında, gönlünde yaşamaya devan eder. 
 
YİNE GİTSEM ÇOCUKLUĞUMUN SOKAKLARINA 
Üşüsem yine / Sert kışlarında çocukluğumun / Ninem avuçlarında ısıtsa / O küçücük ellerimi / Sobaya yakın oturtsa beni 
 
Sonra bahar gelse / Çocukluğumun sokaklarına / Annemin sesinde çiçeklense / Vita kutularında küpeliler, ortancalar / Kuşların cıvıltısı uyutsa beni 
 
Kırk ikindiler geçse / Kerpiç evimizin toprak damından / Gökkuşağı çıksa yine / Komşu evlerin üstünden / Renk renk tutsa beni 
 
Yaz günleri kurak gitse yalancıktan / Yağmurdan bulgurdan toplasa arkadaşlarım / Hatıç nine pişirse pilavı yine / Sokak arası boş arsada yesek / Rüzgâr o günlere atsa beni 
 
Oyunlar oynasak / Elimizle yaptığımız oyuncaklarla / Teker yuvarlasa Mıstık / Veysel tel arabasına makara taksa / Bir ip, bir topaç avutsa beni 
 
Lastik topla maç yapsak / Kıllı Recep, Ali Osman, ben / Gazozlarını içsek karşı takımın / Yine mızıklansa Laz Metin / Zaman o günlerde unutsa beni 
 
Ramazan gecelerinde / Sokak başında toplansak / Kız kaçıran atsak, torpil patlatsak / Gitmesek evlere davulcu gelene kadar / Güm güm sesleri oynatsa beni 
 
O fakir mahallenin sokaklarında / Gönlü zengin büyüklerin ellerini öpsem / Görsem iki buçuk liranın bereketini / Mahalle bakkalına koşsam / Kefeli teraziler tartsa beni 
 
Ah bir gidebilsem o yıllara / Yeniden selamlaşsam, kaynaşsam / Yüzlerine hasret gittiğim arkadaşlarımla / Çalsam o evimizin kapısını, annem açsa / Bir daha salmamacasına içeri kapatsa beni 
 
Sevgiyle kalın