BU ÜLKENİN “EBED” SORUNU

Hakan Bahçeci

Yarına dair “vatan” tasavvurunun bu vatanda yaşayanlar tarafından ortak bir değer silsilesi üzerine oturmadığı gözüküyor. Vatan, millet, bayrak ve sair sembol değerler bile gündeme geldiğinde yan yana durabilmeyi beceremiyoruz. İstiklal Mücadelesi veren ve İstiklal Marşını yazan bir milletin, daha yüz yıl geçmeden bu “istiklal” tasavvur ve tahayyülünden uzağa düşmeleri nasıl izah edilecek?

            Yarına dair yüksek idealler taşıyor olmamız gerekirken, gündelik ve zamanla sınırlanmış kişisel/grupsal/kavmi/ırkî/ideolojik kaygılarımızla bakıyoruz düne, bugüne ve yarına. Kendimizce bir “Türkiye” hayalimiz var ve bu hayalin içinde “millet” yok. Bölünmüş Türkiye, ezik ve yıpranmış Türkiye, zengin Türkiye, Avrupalı Türkiye, Lider Türkiye gibi birçok başlık altında tanım ve tarifleri görüyoruz. Mesele şu ki “benim Türkiye’m mi” yoksa “Türkiye’ye ait ben mi?”

            Avrupa ve onun temsil ettiği Batı dünyası da dâhil olmak üzere Türkiye’nin yokluğu üzerine bir gelecek tasavvur etmiyor kimse. “Evet, olsun ama nasıl olsun” sorusu üzerine kurgulanıyor tüm plan ve projeler. Daha önce tarih sahnesinden silmek isteyenler bile en azından şimdilik bu emellerinden vazgeçmiş görünüyorlar. Binaenaleyh Türkiye’yi tarihten silebilmek için Türk’ün ortadan kaldırılması gerektiğini bilenler bunun hiçbir tarih kitabına sığmayacak kadar ağır olacağını da bilenlerdir.

            Kendine göre Türkiye tarifi yapanların başaramadıkları yegâne şey; Türkiye’nin, milli menfaatinin kendi menfaatlerini de kapsıyor olduğudur. Tüm tarif sahiplerini koynunda barındıran bu toprakların 12 ve 13. Yüzyıllardan itibaren büründüğü tavır, kendine ihanet etmeyen herkesi ilkeler doğrultusunda sahiplenmesidir. Bunda en önemli itici güç şüphesiz bu yurdun İslam’la tanışmış olmasıdır.

            Sınırları çizilmiş, müdahale edilebilir, güdülebilir bir Türkiye heyulası kuranlar ne şekilde olursa olsun İslam’ı ve Türk’ü dışarıda tutmayı başaramazlar. Bundan dolayıdır ki İslam’ın ve Müslüman Türklerin de tarifini yapmak zorunda kalıyorlar. Oysa ne din ne Türklük kendi dilini, tarihini ve sınırlarını yok sayarak kendi köklerinden başka yerde tarife açık değildir.

            Müslüman olmadan hiçbir sözlük yazılamayacaktır ve hiçbir sözlük Türk’ün İslam’dan ayrı bir maddede ele alınmasına imkân vermeyecektir. Hal böyle olunca gerek dine yapılan saldırılar gerekse Türkiye’ye kurulan tuzak ve kumpaslar gücü yitmiş, oyuna gelmiş, dünya sistemine bağlanmış bir Türkiye hayali içindedirler.

            Parayı ve para akışını kontrol eden, ticari merkezler üzerinden sistemi kurup, yönetenler, dünyanın hemen her yerinde yaptığını bu topraklar üzerinde de yıllardır sahneye koyma çabasındalar. Onların da bir Türkiye tarifi var. Benimse ağırıma giden bu tarifin aynısını bu topraklarda yaşayan kimilerinin de yapıyor olması…

            Sistemi kontrol edenlerle aynı dili kullananlar nasıl oldu da bu kadar ayyuka çıktı. Aynı Türkiye tahayyülümüz yok onlarla. Aslında onların bir hayali bile yok. Kendi yaşadığı topraklara yabancı olan ve yabancı kalmayı tercih edenler aslında kendilerinin de tarife tabi olduğunu idrak edemeyenlerdir.