Bulmacamızın yarım kalması bundan!

İbrahim Çolak
Önüme çıkan her yolda adımlarım kalıyor. Oysa nasip diyerek, belirli bir hedefe doğru yürümeliyim. İyiniyetli olsam da, aynı anda çok şey yapmak istemek, bir çeşit açgözlülük ve hatta korkaklık oluyor. Kanatsız uçan şeydir zaman ve ben zamanımı heba ediyorum.
 
Üç beş kitap okuyup alleme kesilmek isteyen, vermeden almayı maharet sayan, ekmediği tarlanın hasadını yapmak isteyenler var. Rahmetli Fuat Sezgin’in, yaşlılığında, günde on dört saat çalışmasına atıfta bulunmaksa kendimizi kandırmamızın bir başka şekli oluyor. Bir saat okuyup, on dakika tefekkür etmeyen insanların, saatlerce konuşması da hayra alamet değil. Konu yalnızca okumak da değil, dedem, elli yıldır canı bildiği, emek verip uğraştığı toprağı hakkında konuşabilir ki –bizim kadar konuşmazdı-, ninem elli yıldır yaptıklarını sessizce ve üç beş cümleyle anlatırdı. Ben kısa yazayım, okumak isteyen uzun okuyacaktır zaten.
 
Gözümüzün içine baka baka, aptal yerine konulmalarımız var. Bu duruma nereden baktığımız ise gerçek duruşumuzu gösteriyor. Bu tip insanlarla bir arada olmak zorunda değiliz. Veley ki zorundalık olsa da, bu bizi kandırdığını, aptal yerine koyduğunu düşündüğümüz insanı, dansa kaldırmak da bizim problemimizdir. Kendi eksikliğimizi dansa kaldırdığımız insana yüklemek, iyiniyetli olduğumuzu söylemek de bizi masum kılmaz. Kim ki bizi, gözümüzün içine baka baka aptal yerine koyuyor ise, kabahatin en az yarısının bizde olduğunu bilmeli, gizli, bastırılmış, riyakâr, samimiyetsiz hesaplarımızı gözden geçirmeliyiz. İnsan ki tercihleriyle vardır. İnsan ki her hâlükârda seçer. Dans tabiri garibinize gidebilir; ben dans dedim siz çiftetelli olarak okuyun, ben dans dedim siz beraber yürümek anlayın, ben dans dedim siz duygusal ilişkiler sayın…
 
Yıllar sonra yeniden okudum “İvan İlyiç’in Ölümü” kitabını, kitabın bütünü insana ve ilişkilerimize dair epey şey söylüyor. Kitapta altını çizdiğim tek satır da hizmetçinin efendisine söylediği şu söz oldu: "Nasılsa hepimiz öleceğiz. Elimiz ayağımız tutarken niye çalışmayalım."
 
Sevgi başlı başına umuttur,  değilse sıkıntı vardır. Bir çiçek, yaz yağmuru, güzel bir kitap, yorgun ve mutlu bir uyku, bitirilmiş bir iş, hasretle kucaklaşma yük olur mu insana. Özlem bile yük değildir nimet bilip sevmişsek.
 
Unutmadığımız –unutmak istemediğimiz insanlar- bizim hayata karşı direncimizi artıran insanlardır. Unutmadıklarımız da kendimize dönüktür. Seni unutmadım, unutamadım demek lütfetmek değil, kendi lehimize bir durumdur. Unutmamayı, heybemizde yük olarak mı taşıyoruz yoksa dua olarak mı? Dua dedim de; gönlümüze düşmeyenin dilimize dua olarak düştüğüne de inanmıyorum.
 
Yüzlerce kez başa döndüm, yüzlerce kez yeniden başladım, kendimden bıktım! Rabbimin yardımı, merhameti olmasa çok daha kötü bir yerde olurdum. Bütün günahkârlığıma rağmen yine de Rabbimden istiyorum: Rabbim! Bana güç kuvvet ver. Bana, başladığım işleri bitirmeyi nasip et. Rabbim zamanımı bereketli kıl. Rabbim! Savrukluğumu gider, yarın unutacağım ayrıntılarda boğulmamayı öğret bana. Rabbim! Sakin ve düzenli yaşamayı, okumayı, yazmayı ve güzel insan olmayı nasip et! 

Geçen hafta, nasip olursa bir ay içinde çıkacak kitabımın adına benzer bir kitabın varlığından haberdar oldum. Yabancı bir yazarın kitabı. Kitap elli yıllık, yani aslında tam benlik. Hemen temin ettim. İlk elli sayfasını bir çırpıda okudum. Umarım yanılırım ancak hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Ne mi bekliyordum. Sanki farkında olmadan benim yazdıklarımı tamamlayacak cümleler olsun istiyordum.
 
Benim kuşağım çok iyi bilir. Gazetelerin bulmacaları özellikle çözülürdü. Hafta sonları daha fazla bulmaca olurdu gazetelerde ve hatta zaman zaman bulmaca eki veren gazetelerin satışlarının arttığını da yakinen biliyorum. Bulmacalarda ezberlenmiş soru ve cevaplar olurdu. Yaşadığımız günübirlik hayatın içinde de tıpkı bu bulmacalar gibi, ezberlenmiş soru ve cevaplara denk geliyoruz. Ancak öyle oluyor ki bazen de cevabını bilmediğimiz sorular çıkıyor bulmacada. Veya iki cevabın arasında kalakalıyoruz. Gönlümüze ve önümüze düşen tüm soruların sahibi Rabbimizdir ve işte çözerken yanıldığımız, bizim, soruları insanlardan biliyor, cevaplarımızı da insanlara göre veriyor olmamızdır. Bulmacamızın yarım kalması bundan!
 
Yaşadıklarımıza, konuşmalarımıza, davranışlarımıza bakarak kendime şunu söylüyorum: Rabbinin karşısında tek başına değil de sanki topluca yargılanacak gibi davranıyorsun.
 
Yediklerimizin ve içtiklerimizin, giydiklerimizin, ruhsuz seyahatlerimizin… Okumamıza, yazmamıza, çizmemize, müzik yapmamıza katkısı yok. Üretmek emekle, üretmek cehd etmekle mümkün.
 
Seçeneğimizin çok olması bizim aleyhimize, seçeneğimizin çok olması kibrimizi şişiriyor, vefasız ve küstah insanlara dönüşüyoruz giderek. Seçeneklerin peşinden koşmamız ile dolap beygirinin yaptığı işi yapıyoruz. Ancak kocaman bir farkla. Dolap beygiri bağa, bostana su taşırken bizler o süslü cümlelerle eleştirdiğimiz çarkları çeviriyor, var gücümüzle kendimizden uzaklaşmaya su taşıyoruz.
 
Allah esirgeyen ve bağışlayandır!