ÇUVALIN GÖSTERDİĞİ ÇİFTE STANDART!

Murat Güçlü

Geçenlerde bir grup solcu kardeşimiz, İstanbul’da ABD askerlerini protesto etti. ABD askerlerini protesto alışık olduğumuz bir durumdu ancak farklı olan başlarına çuval geçirilmesiydi. Çuval hadisesi olalı 10 seneyi geçti. Buna rağmen çuval geçirerek eylem yapmak, daha da ötesi bu eylemin ülke gündeminde yer etmesi hatta hatta okyanus ötesinden ses gelmesi, çuval hadisesinin kapanmadığının en açık örnekleri.

Çuval yarası bu ülkenin ciğerine saplanmıştır ve hala capcanlı durmaktadır. Çoğu yerde basit bir protesto olarak geçiştirilmesi gereken bu eyleme karşı ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, ABD Büyükelçiliği eylemi kınadılar, buna dair üst üste beyanatlar verdiler.

Türkiye’de hükümete karşı yapılan her eyleme demokratik hak diyerek karşı olan ABD söz konusu kendi askerine sembolik bir çuval geçirme protestosu olunca bu kadar üst düzeyden tepki vermekte. Türkiye’de hükümet karşıtı olmak kaydıyla, okullar yakılabilir, insanlar öldürülebilir, sokaklar savaş alanına çevrilebilir. Hiç önemli değil, demokratik hak. Peki ABD askerine sembolik olarak kırmızı boya atılıp başına çuval geçirilince, Türk misafirperverliğini gölgeleyecek, kabul edilemez, nefretle kınanması gereken menfur bir saldırı. Haydi canım sende!

ABD ve Avrupa’nın çifte standartlı uygulamaları alışık olmadığımız bir durum değil. Bunun temelinde kendilerini efendi görme, kendileri haricindeki dünyanın kalanını da köle görme anlayışı bulunmaktadır. Bu sebeple efendiler için hak olan, köleler için ceza gerektiren bir eylem olarak kabul edilebilir. Efendilerin kamu düzenini bozmaya yönelik en küçük eylemler polis ve güvenlik güçlerince sert bir biçimde bastırılır, medyası konu hakkında yayın yapamaz, susturulur, ama aynı veya benzer haller kölelerin dünyasında olunca ne gasp edilen demokratik haklar kalır, ne tek adam ve totaliter rejim ithamları.

Benim askerimin başına çuval geçirilince sineye çekmem gerekir, ama ABD askeri şiddet içermeyen sembolik bir çuval hadisesinde üst düzeyden ve üst perdeden her türlü tepkisini verir. Güç ve büyüklük bunu yaptırıyor demek ki.

Protesto hakkı olmamalı mı? Her protestocuyu şiddetle bastırmalı mıyız? Hükümet veya yöneticiler ne derse tamam mı diyelim? Tabiî ki kastımız bu değil. Türk insanı da protesto hakkını kullanabilmeli, hatta ülkemizin protesto geleneği olmamasının bazı sıkıntılarını bile çektiğimizi söyleyebilirim. Hükümeti veya daha somut biçimde Sn. Erdoğan’ı protesto etmekle, ona karşı olmakla, onu protesto ediyorum diyerek ülkeyi yangın yerine çevirmek farklı şeyler. Okullar yakmak, otobüsler taşlamak, banka, dükkan cam kapı indirmek hatta hatta yerdeki çiçekleri koparmak, ağaç dallarını kırmak protesto değil. Daha doğrusu protesto olsa da hukuken ve kamu düzeninin selameti bakımından kabul edilebilir bir protesto değil. Bunu yapanlara karşı güvenlik güçleri de gereken müdahalede bulunmalıdır, bulunacaktır. Kimse kalkıp buna demokratik hak demesin. Bunun yanında her eleştiriye karşı tepki göstermek, her eleştireni ötekileştirmek, insanları eleştirmekten korkar hale getirmek de asla kabul edilemez, muhaberat devletinde yaşamayı da kimse istemez.

Türkiye henüz eleştiri ve protesto haklarını tam olarak halkına vermiş bir ülke değil. İnsanlar eleştirmekten korkmamalı, işinden, aşından emin olmalı. Buna karşı ülkemiz eleştiri ve protesto haklarının hiç olmadığı, faşist ve diktatör bir rejim hiç değil. Türkiye’de demokratik kültürü tüm kurumlarda yaşatma konusunda gereken seviyede değiliz ama kendimizi de olduğumuzdan geri de görmemeliyiz. Sevgimizde de eleştirimizde de makul ve tutarlı olmamız gerekiyor.