Doğmak mı zor, ölmek mi?

Hayrettin Atak

Kolaydı aslında doğmakta, ölmekte söylenenlerin aksine…

Yaşamı zor kılan sadece insandı oysa…

En zor, en uzun, en yorucu, en sıkıcı, en yalnız yolculuğuydu doğmak ve ölmek… Hatırlamıyor olmamız bu gerçeği değiştirmiyor.

Yaşam öylemi... Milyarlarca kişinin size eşlik ettiği bir yolculuktur yaşam…

Ama doğumdan ölümden değil de hep yaşamdan şikayet ettik…

Çünkü yaşamı zor kılan da insandı, çekilmez yapan da…

İnsan olmasaydı, yani sen, yani ben kolay mı olurdu her şey?

Ne kötü bir düşünce! ; Cahille oturma, konuşma, sohbet etme… 

Alimle otur, alimle konuş, alimle tartış.

Yani; onlar, cahillikleriyle baş başa kalsın…! Onlardan etkileneceğine ihtimal veriyorlar da etkileyebileceklerini düşünmüyorlar…

Cahil geldiler, cahil gitsinler mi denmek isteniyor.

Kimi beklemeli şimdi?

Peki kimden medet ummalı?  

….

Söylenebilecek bütün güzel sözler söylenmiş, methiyeler dizilmiştir bugüne kadar… Daha ne yazabilirsiniz ki ‘O’nun hakkında diye düşünüyorum…

Bir de konu Mevlana gibi Büyükşehir Belediyesi mücavir alanlarının çok daha fazla dışına taşan bir konu olunca daha da zorlanıyorsunuz… Bir nevi doğum sancısıdır artık çektiğiniz…

Yazmayım diyemezsiniz ama…

Her gün yeniden anlatılmalı… Yeniden yaşanılmalı…  

Öyle ya karşınızda tarihe ve tüm bu coğrafyaya mal olmuş, büyük düşüncelerin ve coşkulu mısraların sahibi, tüm dünyanın hayranlıkla baktığı ve okuduğu hatta yüzyıllar sonra bile dünyanın dört köşesinden milyonları kendine çeken biri var… Tabi onunla aynı topraklarda yaşayan, aynı havayı soluyan, belki aynı bahçelerde, sokaklarda dolaşmış biri olarak herkesin yazdığından daha güzel şeyler yazma mecburiyeti ve bambaşka bir pencereden bakma zorunluluğu getiriyor insana… Ve sadece yılda bir hafta değil, başka zamanlarda da onu hatırlama ve hatırlatma mecburiyetinde olan insana…

Hayatınızın en uzun ve en yorucu bir başka yolculuğuna çıkmak zorunda kalmak gibi bir şey… Tüm arama motorları tüm sosyal medya kanallarına yaptığınız başvurular sonuçsuz kalıyor… Felsefeye azıcık merakı olanda, dini atmosferi solumayı hayatının gayesi yapmış olanda, şiirden sanattan dem vuranda, hatta “yuva kurmak için olsun olmasın insan avına” çıkmış herkeste üniversitede kürsü kuracak kadar donanıma sahip Mevlana hakkında…

Şimdi bu millete ne dersiniz de ilgisini çekebilirsiniz ki bir yazıyla… Şimdi ne anlatırsınız da Mevlana’yı anlatır, tanımlar… Kimsenin görmediği neyi görürsünüz de prim yapar yazdıklarınız…

Peki ne söylersiniz de hoşuna gider Pir’in…

Şifre bu olmalı işte; ‘O’ nun hoşuna gidecek şeyi söyleyım bu yazıda diyorum;  Affı, merhameti, sevgiyi yani… Bugüne kadar bana kötülüğü dokunmuş, hakkımı gasp etmiş, tahkir etmiş, yüzüme ya da arkamdan iyi yada kötü şeyler söylemiş, bilerek veyahut bilmeyerek kırmış, küstürmüş, saygıyı ihmal etmiş, rencide etmiş kısacası bireysel olarak bana karşı suç işlemiş herkesi affediyorum…

Kendimin de affını umarak…

Ancak bu durumda bile affedemeyeceğim kişilerin olduğunu hatırlıyorum birden… Affedemeyeceklerimi düşününce de Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin aslında ne kadar büyük olduğunu anlıyorum bir kez daha… Onun kadar sevgi ve hoşgörüyle dolamıyorum… Benim hislerim coştuğunda bile affedemeyeceğim insanlar var… Ama onun yoktu, biliyorum… O kadar çok sevgi ve merhamet dolu bir yürekten çıkabilir işte asırlar sonrasını bile aydınlatan mısralar… En büyük düşmanlarını bile affetmenin ötesinde sevebilecek kadar büyük bir yürek olduğu için seviliyor ve saygı duyuluyor asırlar sonrası Mevlana.

Ve O asırlar sonrasına ışık tutarken, bizim yazı öğleden sonra değerini yitiriyor işte. Aradaki tek fark bu…  

Bende iyi bir başlangıç yapmışımdır umarım…

Daha da olgunlaşırız belki Pir’in gölgesinde zamanla…

 ‘O’nun hoşuna giden bir yazı yazdım oldu bu sanıyorum…