Erişilmez Dindarlık Üzerine

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş
Dini hayat, farklı psikolojik seviyelerde yaşanmaya elverişli bir derinliğe sahiptir. Dini tecrübeler üzerinde yoğunlaşan sistemli uygulamalar sonucu köklü bir değişime uğrayan şuur ve benlik yapısı ile bir kısım insanların kişilik yapısı, diğer dindar insanlara göre önemli bir farklılık gösterir. Bu dindarlık tipolojilerinden birisi de mistik mizaç ve kişiliğe sahip olan kimselerdir. Duygu ve heyecan hayatı onlarda en üst seviyededir. Coşkun ve taşkın bir dini hayat yaşarlar. (Hökelekli, Hayati, Din Psikolojisi, Ankara 1993, s. 313).  Salt sezgi ve murakabeye dayanmak suretiyle arifane bir dindarlık ortaya koyan sûfilerin hayatı, standart bir dindarlığın farklı düzeyini teşkil eder. Herkesin mizacı ve karakteri dindarlık düzeyleri noktasında değişir. Bireysel bir tecrübeye dayanan ‘mistik’ hayat tarzı, herkes için modellenmesi mümkün olmayabilir.
 
Mevlânâ, aşırı ve pasif dindarlık anlayışlarına eleştirel yaklaşmıştır. O, daima dindarlıkta ‘denge ve ölçülülüğü’ öne çıkarmıştır. Bu konuda erişilmez ve sözden ibaret olan dindarlık anlayışlarını kâfirle Müslüman diyalogu öyküsüyle dile getirir. Erişilmez dindarlık örneğini ünlü sûfi Bayezid-i Bestamî üzerinden yapar. Mevlânâ’nın söylencesine göre “Bâyezid-i Bestamî zamanında bir kafir vardır. Bir müslüman ona, ihtidâ ederek İslam’a girmesini tavsiye eder. Bunun üzerine kâfir, “eğer kendisine rol model olarak Bâyezid-i Bestamî’nin Müslümanlığı sunuluyorsa, ben onun Müslümanlığına güç yetiremem” der. Ama Bâyezid’in de iyi bir Müslüman olduğuna inandığını söyler.” (Bkz. Mevlânâ, Mesnevi, V, 283 (3356–3362).
 
Bu hikâyeden anladığımız kadarıyla Mevlânâ, insanları erişilmez bir dindarlığa değil, ölçülü ve yaşanılır bir dindarlığa çağırmak gerektiği üzerinde durur. Belki Bayezid’in dindarlığı üst düzey bir tecrübe biçimi olabilir. Mizaç farklılığından dolayı Bayezid-i Bestamî gibilerin zühde dayalı dindarlık türü, umuma cazip bir dindarlık olarak görülemeyebilir. Aslında Mevlânâ, verdiği örnek olaydan sûfi dindarlıktan öte, dinde aşırılığın olumsuzluklara yol açabileceğine işaret ederek, İslam’ın kolaylık dini olduğunu, dolayısıyla zorlaştırmamak gerektiğini vurgulamaya çalışıyor.
 
Her dönemde mizaç ve kişilik farklılığından dolayı dinde aşırı tutum ve davranışlar içerisine giren kimseler bulunmuştur. Nitekim Hz. Peygamber (a.s)  döneminde münferit de olsa,  bu tür dindarlıklar sergilenmiştir. Meselâ, Hz. Peygamber günlük olarak kıldığı beş vakit namazın yanında, gecenin sonunda birkaç rek’at daha namaz kılardı.  Bazı dindarlar, nâfile olan gece namazlarının miktarını Rasulullah’ın öğrettiği miktarın dışına çıkararak, bütün geceyi ibadetle geçirmeye başlarlar. Yine Hz. Peygamber (a.s) Ramazan orucunun yanında her ayın birkaç gününde (pazartesi, perşembe gibi.) oruç tutardı. Bu uygulamayla yetinmeyen yine bazı kimseler dindarlık adına peygamberin bu ölçülü uygulamasını bırakarak hiç ara vermeden visal orucu tutmayı farz hükmüne çıkarmışlardı. Hâlbuki Hz. Peygamber ailelerini ihmal ederek bütün geceyi namazla ve bütün gündüzleri oruçla geçiren kimselerin dindarlığını aşırı bulup tasvip etmemiş, ‘ben hem oruç tutarım hem de yerim, hem ibadet ederim, hem de uyurum, kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” buyurmak suretiyle yaşanılır bir din anlayışının çerçevesini çizmiştir. Çünkü Allah, dinde ölçüyü kaçıranları sevmez. (Bkz. el-A’raf 7/55).
 
Gündelik hayatta bazı İslam büyüklerinin dini hayatlarıyla ilgili menkıbelerinden hareketle yaşanması güç dindarlık tecrübeleri aktarılmaktadır. Bu menkıbeleri dinleyen birçok kişi, bir iç çekerek, “ne yaşamışlar be!” der ve arkasından bizim onlar gibi yaşamamızın mümkün olmadığını söyler. İşte Mevlânâ da böylesi olağanüstülüklerle süslenmiş ve tamamen insan gücünü zorlayan menkıbelerle örülü dindarlık tarzlarının topluma model olarak sunumunun olumsuzluklara yol açacağını dile getiriyor. Çünkü bir topluda ‘dini otorite’ fikri hâkim olmaya başlar ve bazı insanlar aşılmaz ve erişilmez şahsiyetler olarak sunulursa orada donuklaşma ve tıkanmalar baş gösterir. Bu da hem İslam’ı ve hem de Müslümanları tarih dışı kalmaya iter. Onun için olağanüstülüklerle beslenen bir İslam sunumundan ziyade istikameti hedef alan ve yaşanabilir bir İslam yorumunu sunmak daha gerçekçi bir tutumdur.