FİLLERİN TEPİŞMESİ

Prof. Dr. Fatih Mehmet Öcal

Trump’ın içinde olduğu her konuda tüm ülkeler, her türlü konuya, olaya, sonuca ve sürprize gebe olacağı günleri yaşamaya ve beklemeye devam etmektedir. ABD ve Çin arasında “anlaşıldı, anlaşılacak, anlaşmaya yakın” şeklinde yapılan açıklamalar, yaklaşık altı aydan beri dünya gündeminin ilk sıralarında yer almaktadır. Brexit tartışmaları şimdilik ertelense de, yaz sonrası sıcak gündemin baş aktörü olacağını belirterek gündeme geçelim. ABD’nin özellikle Çin’e karşı verdiği dış ticaret açığını kapatmaya teknolojiyle tepki vermek yerine, tehditle karışık gümrük tarifelerini artırmak suretiyle uygulamaya koyduğu korumacı politikaların nasıl sonlanacağını dünya, merak ve birazda tedirginlikle takip etmektedir. ABD’nin çıkarları gereği artırdığı gümrük vergilerine ve Trump’ın tehditlerine karşı, ucuz enerji ve işgücü destekli önemli bir üretim  gücüne sahip dünyanın adeta fabrikası konumundaki Çin’in aba altından tatlı sert karşılık göstermesi, sorunun kolayca çözüme kavuşturulamayacağının önemli bir göstergesidir. Trump, diğer ülkelere karşı savurduğu tehditlerin ve attığı tweetlerin sonuçlarının, Çin’e karşı fazla etkili olmayacağını bildiğinden bazen ılımlı bazen biraz set açıklamalarda bulunarak, konuyu masada tutmaya çalışmaktadır ki, bu zamana kadar başarılı olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak söz konusu pazarlık sürecinin artık daha fazla uzatılarak, zamana yayma olanağı da kalmamıştır.

Dünya ekonomisinin iki büyük devinin ticaret savaşı sırasında kendi çıkarlarına göre politika takip etmek istemelerinden daha doğal bir davranış olamaz. ABD ile Çin arasındaki korumacı politikalarla sorununun en kısa sürede çözüme kavuşması, iki ülkenin yanı sıra küresel ekonominin geleceği için de büyük önem taşımaktadır. Global ticaret pastasının yaklaşık %40’ına hakim olan iki fil ülke arasındaki ekonomik restleşmenin sonuçlarının yansıması, özellikle nispeten küçük ölçekli gelişmiş ve gelişme yolundaki karınca ülkelerin tamamında hissedilecektir. Ekonomik tepişmenin bir an önce anlaşmayla sonuçlanması herkesin lehine olacaktır. Aksi bir sonuç, olası en kötü senaryodur. Anlaşmasız masadan kalkılması durumu, birbirinden satın aldıkları mallara karşılıklı vergi uygulamalarına girişmesi demek olur ki, bu gelişmenin ilk sonuçları kısa vadede domino etkisi yaparak iki ülkenin ilgili sektörlerinde üretim hızının yavaşlaması, istihdamın, gelirin ve talebin düşerek durgunluğu ortaya çıkaracaktır. İki ülkede önce üç beş sektörde başlayan yavaşlamanın finans sektörünü sonrasında ise tüm reel ekonomiyi etkisi altına alarak iktisadi durgunluğu tetiklemesi kaçınılmazdır. Sonunda iki ülkenin karşılaşacağı son; büyüme hızlarının ve istihdam oranının düşmesi ve FED’in çok değil birkaç ay önce faiz artırma görüşleri bir yana resesyon tehlikesi karşısında faiz indirim senaryoları ile Trump’ın dünya kamuoyu önünde Powell’ı eleştirmesidir. Daha bitmedi, dünyanın geri kalan ülkeleri için hikaye şimdi başlıyor. Dünyanın en önemli ithalat ve ihracat gücüne sahip iki ülke ekonomisinin durgunluğa girmesi, küresel bazda çarpan ve hızlandıran etkisiyle, tüm ekonomilerin durgunluğa girmesi sürecini hızlandırarak, küresel durgunluğu derinleştirecektir. Bu sonun zaten yapısal ekonomik ve siyasi sorunlarla didişen ülkemize olan yansıması, daha sert olacaktır. Brezilya, Endonezya, Hindistan ve G. Afrika gibi gelişmekte olan ülkeler arasında, ulusal parası en fazla değer kaybeden, politika faizi, enflasyon oranları ve CDS puanı en yüksek ülke olması, olumsuz beklentinin en açık göstergesidir. Çıkış reçetesi belli; kısa vadeli ve sığ popülist siyasi çekişmelere bir an önce son verip, eğitim ve ekonomide kalıcı, uzun vadeli ve yapısal politikalara geçilmelidir. Türkiye olarak 96 yıldır bunu laftan öteye taşımayı başaramadık. Güney Kore, yaklaşık 60 yıl gibi kısa bir süre içinde kişi başına düşen gelir bakımından bizi 9’a katladı. Umarım artık ders alırız.

Soru: Toplam fayda artarken marjinal fayda artar mı? Neden?

Sözün Gözü: Çekirdeği yüksek olan ülkenin TÜFE’si düşük olmaz.