Fırsat Eşitliği mi, Fıtrat Eşitliği mi?

Mehmet Toker
19 Mart Cuma akşamı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile feshedilen "İstanbul Sözleşmesi" üzerindeki tartışmalar bir müddet daha devam edeceğe benziyor. Fakat İstanbul Sözleşmesi'nin öncesinde ve İstanbul Sözleşmesine uyum  gerekçe gösterilerek sonrasında yapılan birtakım kanuni düzenlemeler ve o düzenlemelerin yapmış olduğu tahrifat ve tahribat toplumdan nasıl kaldırılacak sorusu cevap bekliyor. Ya da "öncesi ve sonrasındaki düzenlemeler de feshedilecek veya toplumun ve ailenin lehine yeni düzenlemeler yapılacak mı?" sorusunun cevabını önümüzdeki günler gösterecek.
 
Ülkemizde öz kültürümüze, kendi gelenek ve değerlerimize ait olmayan iğreti bir Medeni Kanunun varlığı pek çok problemi de beraberinde getiriyor. 4 Ekim 1926 günü  Varlığını inşaa eden medeniyeti inkar eden, reddeden Laik Cumhuriyet Aklı yüzünü tamamen batıya dönmüştür. İsviçre Medeni Kanunun kabulünden 76 yıl sonra 01 Ocak 2002'de yürürlüğe sokulan bir takım düzenlemeler bugünkü aile içi şiddetin ya da yuvaların dağılmasının ve aile birliğinin bozulmasının temelinde yer alan sebepler olarak değerlendirilebilir. Akabinde 24 Mart 2009 tarihinde(dün 11. yıl dönümü idi) hayata geçirilen Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu (KEFEK) iki  yıl sonra kabul edilecek olan İstanbul Sözleşmesine ve Sözleşmeye uyum gerekçe gösterilerek 08 Mart 2012'de çıkarılacak olan 6284 sayılı kanuna bir anlamda alt yapı ve zemin hazırlamıştır. 01 Ocak 2002'de yürürlüğe giren değişikliklerde en önemli göze çarpan madde, "süresiz nafaka düzenlemesi" olduğunu söyleyebiliriz. Aynı şekilde erkeğin aile reislerini sona erdirip, ailenin yönetiminde günümüzdeki terör partisi  modeli bir eş başkanlığa gidiliyor olması ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu düzenleme, "Yetkisiz sorumlu erkek, yetkili sorumsuz kadın!" çatışmasına sebep olmuştur. Aile içi şiidetin temel sebeplerinden birisi budur.  01 Ocak 2002 tarihindeki bu düzenleme aynı zamanda evlilik dışı çocukların mirasta hak sahibi olmasını da kanuni garanti altına almaktadır. Aynı düzenleme kapsamında boşanma nedenleri arasına, 6284 sayılı kanun da dile getirilen "psikolojik, ekonomik ve sözlü şiddet" ifadelerinin bir anlamda zemini diyebileceğimiz "onur kırıcı davranışlar" diye yoruma açık bir ifadenin konulması bir anlamda boşanma ivmelerini artıran bir sebep olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
24 Mart 2009'da kurulan KEFEK, fırsat eşitliğini, fıtrat eşitliği gibi anlamak suretiyle yapmış olduğu bütün toplantılarda, çıkarmış olduğu bütün kanuni  düzenlemelerde kadın ve erkeği rekabet unsurları olarak görmüş, birbirini tamamlayıcı iki farklı fıtrata sahip varlık olarak görmemiştir. KEFEK tarafından  alınan kararlarda vurgulanan hususlar: "kadınların erkeklerden daha güçlü olduğu, her alanda kadınların da olması gerektiği, kadınlara pozitif ayrımcılık yapılması gerektiği, kamusal alanlarda kadınların sayı olarak erkeklerle aynı düzeyde istihdam edilmesi gerektiği gibi olmuştur. Neticede, eşitlik diye yola çıkan komisyonlar ve almış oldukları kararlar eşitliği erkeğin aleyhine çok ciddi oranda bozmuştur. İstanbul Sözleşmesi gerekçe gösterilerek 08 Mart 2012'de çıkarılan 6284 sayılı, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun da tanımlar kısmında neredeyse her şeyin tanımı varken ailenin tanımının olmaması düşündürücüdür. Bu kanun erkeğin aleyhine olan düzenlemelere öyle bir boyut kazandırmıştır ki adeta evlilik birlikteliğinde erkekler potansiyel suçlu olarak görülüp, yok edilmesi gereken varlıklar, statüsüne indirilmiştir. Erkeğin hanımına sesini yükseltmesi psikolojik ve sözlü şiddet olarak tanımlanıp algılanırken, kadının kocasına karşı sesini yükseltmesi kadının hakkı gibi kabul edilmiş ve kanun kapsamına dahi alınmamıştır. Kanuni düzenlemedeki bütün maddeler erkeği mahkum etmeye, evlilik kurumundan uzaklaştırmaya, kendisini savunamaz bir duruma sokmaya yöneliktir.
 
İstanbul Sözleşmesi fesh edilmesi sağlıklı bir toplumun geleceği açısından çok büyük bir adımdır. Adımın büyüklüğünü, sözleşmenin feshedilmesine karşı çıkan içerideki ve dışarıdaki grupları, lobileri, STK'ları vb.  yan yana, alt alta, üst üste koyup topladığımızda fotoğrafı daha da net görebiliriz. Ancak Medeni Kanun ve çerçevesinde yapılan diğer kanunlar kaldırılmadığı ya da erkek aleyhine bozulan dengeyi yeniden adalet ile düzeltecek duruma getirilmediği müddetçe bir anlam ifade etmeyecektir. Temel problem, fırsat eşitliği söylemiyle yola çıkılıp, fıtratları eşitlemeye ve daha da öte giderek feminist inancı, toplumda kültür ve medeniyet haline getirme anlayışıdır. Bu toplumda kadın ve erkek arasında fırsat eşitliği problemi diye bir problem bugün İstanbul Sözleşmesi'nin feshedilmesine karşı çıkan zihniyetin devlette söz sahibi olduğu ve toplum mühendisliği yapmış olduğu dönemlerde var olan bir problemdi. Ki sadece kadınlara değil yerli ve milli olan her kişiye karşı bir ayrımcılık, eşitsizlik söz konusu idi.  Kız çocuklarının okutulmaması, başı kapalı olarak okula girememesi, hasbel kader başı kapalı olarak okuyanların fiziki, sözlü taciz ve mobinglere maruz kalması, Türkiye'deki Sabetayist azınlığın devlete hakim olduğu dönemde karşımıza çıkıyordu. Devlet devlet kurumlarında bazı makamlara kadınların alınmaması ya da kadın kotası konulması eski Türkiye döneminin anlayışıydı.  Kadına seçme ve seçilme hakkını pek çok ülkeden önce verdiğimiz söylemi ile avutulan toplumumuzda, seçilmiş bir kadın milletvekili kastedilerek "Şu kadına haddini bildirin!" denilebiliyordu. İlk kadın kaymakam 1992'de, ilk kadın vali 1991'de görevine başlayabiliyordu. Fırsat eşitliği konusunda yeni Türkiye, eski Türkiye ile kıyaslanamayacak oranda bir mesafe kaydetti. Kaldı ki; artık "pozitif ayrımcılık" sayesinde bugün kadınlar erkeklerle kıyaslandığı zaman daha avantajlı olarak değerlendirilebilir.
 
Meselemiz, fırsat eşitliği söylemiyle yola çıkılan ve fıtrat eşitliğine döndürülmeye çalışılmak suretiyle ailenin yok edilmesi çabasıdır.  Aile kadın ve erkeğin nikah bağı ile oluşturdukları ve birbirlerini tamamladıkları bir yapıdır. Fıtraten kadın farklı, erkek farklı yaratılmıştır. Bu farklılık fizyolojik, psikolojik farklılıklar olduğu gibi beynin farklı loblarını kullanmaya  kadar her  alanda belirgin bir şekilde gözlemlenebilmektedir. Ancak feminist zihniyet ve feminen inanç, bu fıtri farklılıkları ortadan kaldırmak suretiyle kadın ve erkeği birbirine rakip, neticede birbirine düşman hale getiren çatışmacı bir zihniyeti topluma dikte etmektedir. Boşanmaların artmasının, aile içi şiddet ve cinayetler'in çoğalmasının temelindeki etken fıtratı eşitleme yanılgısından kaynaklanmaktadır. Halbuki İslam'ın tavsiye ettiği aile modelinde, kadın şefkat ve merhameti erkek cesareti, kadın itaati erkek adaleti ile bu bütünü oluşturan taraflar olarak kabul edilir.
 
Kadın-erkek fırsat eşitliğini savunanlar, kadının süresiz nafaka almasını yani erkeği ömür boyu sömürmesini kadınlara hak olarak görmektedirler. Dünyaya gelmesine beraber sebep olmuş oldukları çocukların, boşanma sonrasında kadında kalmasını, babanın çocuklarının yüzünü bile görememesini hak olarak kabul etmektedirler. Kadının yalan da olsa bir sözüyle erkeğin cezalandırılmasını, mahkum edilmesini, izzet ve itibarının zedelenmesini hak olarak görmektedirler. Dolayısıyla zihni altyapısında fıtrat eşitliği olan, fırsat eşitliği söylemi ile kamufle edilen, uygulamaların neticesinde erkeğin negatif ayrımcılığa maruz kaldığı bir toplum ortaya çıkarılmıştır. Bu zihniyet, aileye, toplumun en temel yapısına ciddi anlamda zarar vermektedir. 
 
İstanbul Sözleşmesinin fesh edilmesinin, toplumun yararına daha hayırlı neticelere ulaşabilmesi adına Türk!(İsviçre) Medeni Kanunu ve çerçevesinde yapılan Kanuni düzenlemeleri yeniden gözden geçirmeli, kadın veya erkek cinsinden herhangi birisini kutsamayan, sadece aileyi yücelten, kadın ve erkeğin birbirinin elbisesi, örtüsü, tamamlayıcısı olduğu bilinci içerisinde ve erkeğe eşinin kendisine Allah'ın emaneti olduğu şuurunu kazandıracak yeni düzenlemelere ihtiyaç var. Bin yıldır İslam Kültür ve Medeniyeti ile geleneğini yaşatmış, devasa bir bünyeye giydirilmeye çalışılan feminizm kostümü her yerinden patlak vermeye mahkumdur. Salt akıl, egoisttir. İlâhi akıl, kuşatıcı, kapsayıcı ve adaletlidir. İlâhi aklı hakim kılmadıkça adalet mümkün gözükmemektedir.