FRANSA BİZE NE ÖĞRETTİ?

Prof. Dr. Önder Kutlu

Fransa kamuoyu Paris saldırılarının hemen akabinde alınan olağanüstü kararları hiç sorgulamadığı gibi, aksine tam destek verdiğini sözleri ve fiilleriyle tasdikledi. Olağanüstü önlemler alınmasına rağmen aksi yönde hiçbir beyanat, laf ya da söz işitmedim.

Bu beni şaşırtmadı. Basın özgürlüğü, temel hak ve hürriyetler türü edilen laflara rağmen gerçekleşen olaylara karşı devletin refleksini kimse yadırgamıyor. En azından yadırgandığına dair şimdiye kadar bir gösterge ortaya çıkmadı. Aksi yönde bir açıklama bulunmuyor.

Oysa aldıkları kararlar öyle kolayca hazmedilebilecek türden kararlar değil. Sosyal medyanın susturulması, medyaya getirilen kısıtlamalar ve olağanüstü hal ilanı bugünün Fransa’sında çok makul gibi görünmeyen uygulamalar. Lakin hiç kimse bundan şikâyetçi değil. Yapılanın sisteme ve Fransız halkına karşı yapıldığını düşünüyorlar.

Bütün bu olup-bitenleri görünce kendi kendime hayıflandım. Keşke o basın, o kadar duyarlı kamuoyu Türkiye’de de olsa dedim. Zira bizde Gezi olayları ile başlayan dönemden itibaren basın ve özgürlük lafları eden kesimler kasıtlı bir biçimde milleti karşılarına almış vaziyetteler.

Yakında özgürlük lafından tiksinir hale gelirsek kimse yadırgamasın. Normalde kuşatıcı bir kelimedir. İnsana fıtratına dönme, kendisine yaratanı tarafından verilenin yaratılmışlarca da verilmesi anlamına gelir.

Twitter, facebook ve diğer iletişim imkânları ellerinden alınan insanlar bundan şikâyetçi değil.

Türkiye bu anlamda sınıfta kaldı. Belli kesimler kendi menfaatlerini tüm toplumunkine karşı savunur vaziyetteler. Savunma ne kelime, savaşır desek belki daha doğru olur.

Normalde biz toplumcu bir milletiz. Birey ve onun temsil ettiği değerlerden daha ziyade toplum ve gruplar önemlidir bizim açımızdan. Ama gelgelelim mesele birilerinin özgürlüğü mevzubahis olduğu durumlarda konu hiç de öyle değerlendirilmiyor.

Belli değerler etrafında birleşemememizin nedenlerini sağlıklı bir biçimde araştıramazsak geleceğe umutla bakmamız da hayal olur. Bu konuda, yani toplumu bir takım değerler etrafında birleştirme noktasında adımlar atılmazsa halimiz harap.

Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığım ‘dört bakanlığa daha çok iş düşecek’ kabilinden ifadelerimi bunları kastederek kullanmıştım. Gençlik, Milli Eğitim, Kültür ve Aile başlıklarının lütfen altını çizelim. Bundan sonra buralara yönelmemiz gerekiyor.

Nesebi gayri sahih çocuklar, sokaklarda kötü alışkanlıklara muhatap olanlar, eğitilemeyen ve öğretilemeyenler gene bu memleketin evlatları. Bir şekilde onlara sahip çıkmak ve sahip çıktığımızı da göstermek durumundayız.

Okullarda verilecek değer eksenli eğitim ve sağlıklı aile yapıları içinde büyüyen gençlik gelecekle ilgili kaygılarımızın izale edilmesi adına çok mu çok hayati. Televizyonlar ve internet maalesef pislik saçıyor. Temel değerlerine yabancılaşan bir toplum haline geliyoruz.

Fransa bunu başaramadı.

Bizimse tam manasıyla başardığımız da söylenemez. Öyleyse, toplum olarak bu alanlara daha fazla kafa yorsak iyi olur. Tabii ki kamu kurum ve kuruluşlarının destek ve mekanizmalarını da kullanarak.

O durumda terör ve kötü alışkanlıklarla mücadelede başarısız olmamız için bir neden kalmaz.

Ayrıca, basın özgürlüğü adı altında bize dayatılmaya çalışılan teraneye karşı sağlam bir refleks geliştiremezsek gelecek gene karanlık olacak.

Temel değerlerimiz etrafında ama sağlıklı toplum kaygısıyla atacağımız adımları hepimiz önemsemeliyiz.

Başta siyasetçilerimiz olmak üzere herkesin yapabileceği bir şeyler mutlaka var…