GECEYDİ

İbrahim Çolak

Geceydi. Rüzgâr incecik bir türkü sessizliğinde esiyor, görünmeyen dallar ipincecik hışırdıyordu. Ben hayallerim ile kol kola yürüyordum. Dilimde bilmediğim mırıldanmalar… Gönlümde söylenmemiş sözler… Dudağımda sigaram… Gece uzadıkça uzuyor… Ben yürüyordum…

Üşüyordum. İçim üşüyordu. Ben yürüdükçe önüm sıra yürüyen ama görünmeyen düşmana boş gazoz şişelerini nişanlıyor, bir türlü tutturamıyordum. O görünmeyen ama varlığından emim olduğum düşman kıs kıs gülüyor ve beni peşi sıra sürüklüyordu.

Latife yapacak kadar normalleşemiyordum. Hep bir gerginlik, hep kavgaya hazır bir duruş… Gerektiği ve gerekmediği yeri karıştırdığım bir ciddiyet… Teyakkuz hali yani… Bıçak sırtında bir yürüyüş… Uçurum kenarındaki kardelene el uzatma ve boşluğa düşme psikolojisi…

Ülkem ne kadar büyük ve ne kadar küçüktü… Ülkemde hepsi birbirinden güzel onlarca il, yüzlerce ilçe vardı… İstanbul’dan Diyarbakır kadar uzak olan Üsküdar… Trabzon’u Sakarya’ya, Sakarya’yı Ankara’ya, Diyarbakır’ı Ankara’ya, Ankara’yı Konya’ya yakın kılıyordu… Kar yağıyordu… Dışarıda kar yağıyordu… Kardelenler erken bahar aylarında uç veriyordu…

Mektup yazı taşımasının yanında simli ve büyülü bir giz de taşıyandı. Mektup kuşkanadıydı. Mektup yazanın değil yazılanındı. Ve mektup yazmıyordu insanlar. Telefon mesajları, mailler, online chatleşmeler… Mektup modernizme yenilmiş ve köşesine çekilmişti. Mektup diyenler ve mektup yazanlar handiyse antika sayılıyordu. Ki zaman cevvaldi… Hızlıydı. Bize elimizle tutabileceğimiz ve en kısa sürede tüketeceklerimiz lazımdı. Mektup geç gelendi. Mektup, cevap olarak mektup beklerdi. Mektup geri kalmışlığın sembolüydü. Ben yazıyordum.

Günler geçer. Yaz gelir. Toprak çimenle neşelenir. Şımarır, çiçeğe durur. Ve yüz bin yıldır bıkıp usanmadan ve tadını ve rengini ve biçimi bozmadan lezzetler sunar kadrini bilmeyen insanoğluna. Ben dağ başlarını… Sessizliği… Dışımı ürpertecek ama içime sıcaklık verecek rüzgârı… Kuş ve çakal seslerini… Kendimi özlüyordum… Ben şehirde yaşayan bir köylüydüm… Ben ehilleşmeyecek bir serseriydim. Ben dümdüz söylüyordum. Velâkin dümdüz anlaşılmıyordu.

Ütopyanın yaşayan halimiydim yoksa? Belki de evet. Ben dümdüz söylerken insanlar sözlerine beş takla attırıyor ve çoğunlukla bel fıtığı kelimelerle sakat ve arızalı ama afili cümleler kuruyorlardı. Benim cümlelerim küfürbazdı. Pis bir koku yayılıyordu yazdıklarımdan. Yazıydı. Anlaşılamamaktı. Hakaret ve aşağılamaydı.

Lanetli Sınıf diye adımızı koymuştu İdris. Hesapsızlığımızla hesaplarını bozduğumuz adamlar… Uçuruma bakar gibi gözlerine baktığımız kızlar… Geceyi sabahla buluşturan çelebi sohbetlerimiz… “Altım çamur, üstüm yağmur, yine gönlüm hoş idi…” yaşayışımız… Hırpani görünüşümüz… Zamansız ve utanmadan ağlayışımız… Yüksek sesle türkü söylemelerimiz ve karlı havalardaki uzun yürüyüşlerimiz di bizi “lanetli” yapan…