Gram akıllandık mı?

Mehmet Toker
Toplum olarak ciddi bir pandemi dönemi yaşıyoruz. Doğal olarak insanların vermiş olduğu duygusal tepkiler de farklılık arz ediyor. Camilerde cemaatle namaz kılınamıyor olması, cuma namazının kılınamaması, Kabe'de tavafların bir müddet yapılamaması, Mescidi Haram'ın, Mescidi Nebevi'nin boşaltılması, sonra kısıtlı imkanlar içerisinde, kısıtlı oranlarla yeniden tavaf ve ibadet yapılmaya başlanması, elbette ki Müslümanlar arasında duygusal diyebileceğimiz tepkilere sebep oluyor. Bununla beraber ülkemizde yatsı ezanlarını müteakip camilerden dua, tekbir ve salavat okunması, içimizdeki beyaz taşları deşifre etti. Müslüman gibi gözükerek bu dinin ritüellerinin bile uygulanmasından rahatsızlık duyanlar, kinlerini ve nefretlerini daha aleni kusar oldu.
 
Hadisatın duygusal boyutunu atlayıp, aklî boyutuna bir türlü geçemiyoruz ya da geçmek işimize gelmiyor. Çin'in Wuhan şehrinde ortaya çıkan Avrupa ve Amerika'da da ciddi anlamda etkili olan, akabinde ülkemizde sıçrayarak bütün gündemimizi değiştiren Coronavirüs salgını, toplum olarak insanlarımızı evlerine kapattı. Evlere kapanmayı bile hapis cezası olarak yorumlayanlar, evde bunalıyorum, sıkılıyorum gibi ortalığı ayağa kaldıranlar oldu. Durumun üçüncü boyutunu düşünecek olursak; aslında ciddi anlamda bir iç muhasebe yapmamıza, insanlık olarak kendimizi gözden geçirmemize, Müslümanlar olarak nerelerde yanlış yaptığımızı tespit edebilmemize ışık tutan bir sürece çevirebiliriz. İnsanın evinde kalması kötü bir durum olmadığını kavrayabilmemiz gerekiyor.
 
İnsanın kendi varlığının farkına varması, kendisini dış dünyaya kapatması belki de hayatı anlaması yorumlaması açısından çok gerekli bir durum.  Ama biz bunu yıllardır ihmal ediyorduk. Şimdi zorunlu olarak evlerimize kapandık ve kendimize, ailemize, çocuklarımıza, vakit ayırmak zorunluluğu ile baş başa kaldık.
 
Düşünelim son onbeş yirmi yıldır ortaya çıkan gelişmeler ışığında hayat anlayışımız, bizi bizden ve kimliğimizden koparmıştı. Çünkü reklamı yapılan, insanlara dayatılan, hayat anlayışı; insani birey olmaktan uzaklaştıran, sürüleştiren düşünmesine fırsat tanımayan bir anlayıştı. Sosyalleşin, evde durmayın, dışarı çıkın, sosyal ortamlarda, sosyal etkinliklerde, diskoda, kahvehanede, konserlerde, tiyatro ve sinema salonlarında, AVM’lerde vakit geçirin. Tatile gidin, tüketin... Tamamen insanı evinden, çocuklarından, ailesinden uzaklaştıran bir hayatı dayatılmıştı. Biz de buna tartışmasız belî demiştik. Ama küçücük bir virüs, bize özümüze çekilmeyi, hayatımızı yeniden gözden geçirmeyi, yaşantımızdaki önceliklerimizin neler olması gerektiğini bir kez daha hatırlattı.
 
Tamamen egoist, bencil bir hayat anlayışıyla kendimizden başka hiç kimseyi düşünmeden yaşayan insanlar haline gelmiştik. Toplumdaki düşkünleri, kimsesizleri, hastaları, yaşlıları gözetmeden bir hayat yaşıyorduk; şimdi yaşlılar, risk grubu dediğimiz düşkünler, hastalar, evlerinden çıkmasın diye onların ayağına, evine hizmet götürmeye başladık.
 
Allah, "yeryüzünde adaletle hükmedin, adaleti sağlayın, zulm etmeyin!" diye buyurduğu halde; biz adaletten sapmış, güçlünün haklı olduğu, güçlünün güçsüzü ezdiği, zayıfların yaşam hakkının gözetilmediği bir dünya haline gelmiştik. Şimdi kendini güçlü görenler acziyetlerinin, güçsüzlüklerinin farkına vardılar. Zulmedenler, mazlum ve bîçare durumuna düştüler.
 
İslam, "parçalanıp bölünmeyin!, vahdetten ayrılmayın!" diye emrediyordu. Müslümanlar olarak bizler nasıl daha fazla bölünebiliriz, nasıl daha fazla parçalanabilirizin, kanlı provalarını yapıyorduk. Müslümanları Allah, "Yahudilere ve Münafıklara karşı uyarıyor, Yahudi ve Hristiyanları kendinize yönetici edinmeyin!" diye emretmesine rağmen, birçok Müslüman- Arap ülkesi ilahi kanunu çiğnedi ve çiğnemeye devam ediyordu. Ama şimdi Müslüman devletlerinin gündemine yardımlaşma tesanüd konuları gelmeye başladı.
 
Bayramlarda bile ziyaret etmediğimiz yaşlıları, günübirlik ziyaret etmek zorunda kaldık, ihtiyaçlarını sormaya başladık. Seküler dünya hayatında, ibadete, maneviyata yer yoktu. Namaz denildiği zaman,  ibadet istenildiğinde; "işim var, meşgulüm, çalışıyorum, daha emekli olmadık, emekli olalım kılarız,"  diye bahaneler üretiyorduk. Cuma namazlarından bile kaytarmanın yollarını arıyorduk ama bugün camiye, Cuma’ya gidememek durumu ile karşı karşıya kaldık. Umreye, hacca gidenlere; "Paranı Araplara yedirinceye kadar, burada bu kadar çok fakir insan var onlara yardım et, umreye gidip de ne yapacaksın?" diye ukala ukala bilgiçlik taslıyorduk. Şimdi umreye kimsenin gidemediği gibi, umreden dönenlerin bile ziyaretine gidemiyoruz. %99’u Müslüman olduğu iddia edilen ülkemizde faizin haram olduğu aklımıza bile gelmiyor, faizle iştigal eden kurumları, en fazla kazanç elde eden kurumlar haline getirmiştik, hangi banka daha çok faiz veriyor diye onun peşinden koşuyorduk ama şimdi sıradan bir bankacılık işlemi için bile bankaya giremiyoruz. Veya içerideki kimse çıkana kadar almıyorlar, tek tek girilebiliyor.
 
Seküler yaşam kültürü bizi ölümü unutturacak eğlencelerle oyalıyor, ölümü hiç aklımıza bile getirmeden, televizyon kanallarında hangi dizi, hangi film var, çetelesini tutup takibini yapıyorduk. Şimdi gece saat 23:00'de, 23:30'da bugün kaç kişi ölmüş diye ölümlerin çetelesini tutmaya başladık. Cenazelerimiz bile Müslümanca olmaktan çıkmış, cenazeye katılan kalabalıkla övünür, cenazeden sonra cenaze sahiplerinin ikram yapıp yapmamasının dedikodusunu yapar hale gelmiştik. Şimdi cenazelerimiz, cemaatsiz defnediliyor. Düğünlerimiz, lüksün, israfın, gösterişin, merkez üssü haline gelmişti. Lüks mekan beğenmiyor, düğünlerde yapmış olduğumuz israfları; "hayatımızda bir kere yaşayacağız!" kılıfıyla örtmeye masum göstermeye çalışıyorduk. Şimdi düğün yapamaz, sadece iki şahid huzurunda ya da çok sınırlı aile üyelerinin katılımıyla nikah yapmaya mecbur kaldık. Toplumun büyük bir kısmı abdestten, gusülden, taharetten bîhaber olarak yaşamaya başlamıştı. Özellikle, genç kızlarımız; "makyajım bozulmasın, kuaföre verdiğim para boşa gitmesin, saçım bozulmasın!"  diye gerekli durumlarda bile abdest ve gusül almadan hayatlarına devam ediyorlardı. Şimdi, dakika başı neredeyse ellerini ayaklarını, yıkar hale geldiler. Neredeyse günde üç beş defa yıkanır, gusleder hale geldiler.
 
Aramızda yardımlaşma, borçluları idare etme, Karz-ı Hasen anlayışı kalmamıştı. Kiracı birkaç gün kirayı geciktirecek olsa hemen başına ekşiyor, alacağımızı gününde tahsil edemediğimiz zaman avukatlar, icralar devreye giriyordu. Şimdi mülk sahipleri, kiracılarına, "bir iki ay kiran benden olsun" demeye başladılar. Alacaklılar borçluların borcunu 2-3 ay zorunlu olarak ertelemek durumunda kaldılar. Öğrenciler okullarına gitmekle beraber dersleri kaynatmanın, dersten yırtmanın yollarını arıyor veya bazıları sırf muhabbet olsun diye okullara gidiyor, saygı göstermesi gereken öğretmenlerine saygı göstermediği gibi ukalalık yapıyorlardı şimdi okullarından mahrum ve öğretmenlerini görmeye bile hasret kaldılar.
 
İnsanlık olarak kendimizi çok bilgili, çok akıllı, her şeye gücü yeten, korkusuz, dev egolar zannediyorduk. Enaniyetimizden yanımıza bile yaklaşılmıyordu. Kendimizi dünyadaki bütün varlıklardan güçlü görüyorduk ama gözümüzle göremediğimiz virüs, bütün insanları mahkum etmeye yetti.
 
Bütün bunların yanı sıra din diye hurafelere, rüyalara inananlar kendilerini düzeltiler mi? Elbette hayır. Sosyal medya üzerinden servis edilen, bir kadıncağızın gördüğü bir rüyayı anlatan mektup videosu bir günde 10 milyonun üzerinde paylaşılarak rekor kırdı. Müslüman ilim adamları, rüya ile amel olur mu, olmaz mı? Rüya delil kabul edilir mi, edilmez mi? konularını tartışmak, halka öğretmek dururken; sumak nerede yetişir, faydaları nelerdir, antioksidan özelliği nedir? konularını tartışmaya başladı. Yani yaşamış olduğumuz bu sıkıntılı süreç bilgiyi doğru kaynağından almak noktasında, eğitimi önemsemek, öncelemek konusunda bize herhangi bir katkı sağlamadı. İslam bize bidat ve hurafelerden uzak, tevhid esasına uygun bir dünya hayatı yaşamayı hedef gösteriyordu. Biz yeni hurafeler ürettik.
 
Bu pandemi dönemi de elbette geçecektir. Ancak geçtikten sonra biz, yine hiç virüsle sınanmamış gibi eski halimize dönecek olursak, yine kendi seküler anlayışımıza göre, "vur patlasın çal oynasın, bir daha mı geleceğiz dünyaya" anlayışı içerisinde hareket edecek olursak, unutmayın ki Ziya Paşa'nın; "Nush  ile insanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.!" dediği gibi, insanlık olarak artık çok daha büyük felaketlere ya da pandemilere davetiye çıkarıyoruz demektir.