Hafız İsmail (81)

Osman Uzunkaya

                Muhtar kara Mustafa, Gazi çavuş, topak Nedim ve köse bakkal;  Ayvaz ağa’nın hovarda arkadaşlarını saflarına çekmek için olağanüstü bir çaba sarf ediyorlardı. Ancak karşı tarafın müdavimlerini bu işten vazgeçirmek deveye hendek atlatmaktan zordu. Durmadan kafa çekip kavga gürültü çıkaran ve sorumsuzca yaşamayı alışkanlık haline getiren bu kişilerin tek meziyeti  “oturak âlemi” ne katılıp sabahlara kadar bağırıp çağırmak, etrafı mermilerle taramaktan ibaretti. Gümüş denen kadın yüzünden Ayvaz ağa ile tam Ali arasında meydana gelen kavgalar meşhurdu. İki taraf arasında kör dövüşü haline gelen sürtüşmeler, ileri geri restleşmeler köyde huzur bırakmazdı. Bu nahoş durum yüzünden hısımlar neredeyse bir birleriyle hasım haline gelmişti. Onlar zevk ve sefa sürme adına tüm ahaliye nasıl böyle bir rahatsızlık verebilir, köydeki sükûnu böylesine nasıl bozabilirlerdi? Birkaç yıl önce bu işe nahiyedeki karakol komutanı da el atmış ama bir türlü çözememişti. Asayişi kontrol için arada bir jandarmalar köye gelir, bir gövde gösterisi yapıp dönüp giderlerdi. Bazı olaylar göz ardı edilse bile asayişin bozulmasına müsaade edilmezdi. Köyde yıllardır süre gelen bu devrana dur diyecek birileri çıkacak mıydı? Bir araya gelip eğlenmek, hoşça vakit geçirmek güzeldi de, eğleneceğim diye taşkınlık yapıp etrafı rahatsız etmek neyin nesiydi? Bu düzensiz düzeni eleştiren, Cuma hutbesinde bütün cemaate bu gidişatın terk edilmesi gerektiğini haykıran hafız İsmail, fincancı katırlarını ürkütmüştü. Daha önceki köy hocalarından bazıları bunu denemek istemiş olsa da sonunu getirememişlerdi. Bazı kişiler hafız İsmail’i; “hafız sen işine bak! Bunlarla baş edemezsin.” Diye uyarmış olsa da o buna kulak asmadı. Köye yeni geldiği zaman muhtar kara Mustafa ve yanındakilere; “Bu yarayı bugün tedavi etmezsek yarın kangren olur.” Dediğinde hiç kimseden çıt çıkmamış hatta aralarından bazıları hafız İsmail’in suratına; “aman sende” der gibi bakmıştı. O günden bugüne çok şeyin değiştiği ortadaydı. Cuma hutbesi adeta bir milat olmuş, köyün önemli bir kesimi bu ucube adet’e karşı mücadelede yerlerini almıştı.

                Baya bir zamandır mektebe gelen üç beş talebeyle yetinmek zorunda kalan hafız İsmail, bu durumu düzeltmek ve talebe sayısını artırmak için bekçi Nasuh’la işbirliğine girişti. İkili mektebe gelmeyen talebelerin evlerini ziyaret ediyor, ebeveynlerinden çocuklarını yeniden mektebe göndermelerini istiyordu. Hafız İsmail’i sokakta gören çocuklar; “hoca emmi” diyerek etrafını çeviriyorlardı. Onlara; “Siz mektebe gidin, ben birazdan geleceğim.” Diye tembih etse de, çocukların anlamsızca suratına bakıp sonra oyun oynamaya yönelmelerine kahroluyordu. İçinden, ben yeniden mektebe kazandıracağım bir kişinin peşindeyim. Sonrası gelecek İnşallah diye geçirdi. Talebesi Ragıp’ın evinde bir dayak yemedikleri kalsa da, bekçi Nasuh’un; “Hafız görüyorsun olmuyor.” Diye serzenişine, olacak diye son noktayı koydu. Hava kararmaya yüz tutmuştu.  Ziyaret ettikleri son evin hanımı avlu kapısının önünde hafız İsmail ile bekçi Nasuh’u görünce bir hoş oldu. Büyük oğlu Bekir’e koş oğlum misafirleri karşıla diye bağırdı. Hızlıca geriye döndü. Sonra evin girişindeki sekinin minderlerle döşeli sedirine, “hoş geldiniz” Diyerek onları buyur etti. Hafız İsmail’in biz Bekir’i almaya geldik demesi onu duygulandırmıştı. Gözlerine hücum eden yaşları silerek, “Allah sizden razı olsun hoca emmi. Alın Bekir sizin.” Dedi. Bu durum hem hafız İsmail’i, hem de bekçi Nasuh’u memnun etti. Bekir’in ışıldayan gözleri bugünkü zahmetin ilk rahmetini müjdeliyor gibiydi.        (devam edecek)

                Sağlıcakla kalınız.