Hafız İsmail (95)

Osman Uzunkaya

                Tam Ali’nin Sevda’yı nikâhlamasıyla haftanın belli günlerinde yapılan; “oturak âlemi” de son bulmuş oldu. Ancak bu âlemlerden bir diğeri Ayvaz ağa’nın odasında yapılmaya devam ediyordu. Yaşanan tatsız olaylar; “oturak âlemi” ne ilgiyi azaltmıştı. Tam Ali ve Ayvaz ağa olanlardan hafız İsmail’i sorumlu tutuyor, ona gözdağı vermek için zaman kolluyordu. Bunun için birkaç güne kadar yapılacak olan Ayvaz ağa’nın yeğeninin düğünü tam bir fırsattı. Nihayet düğün günü geldi. Kız evinden alınan gelinin bindirildiği at önde,  düğün alayı ise hemen onun arkasındaydı. Davullar ve zurnalar durmadan çalıyor, silahlar atılıyordu. Kalabalığın önünde davulcularla zurnacılar, hemen yanında tam Ali, Ayvaz ağa ve damadın babası kirli Mehmet vardı. Gelin konvoyu hafız İsmail’in evinin önünde durakladı. Ayvaz ağanın başını çektiği ve sarhoş oldukları her halinden belli olan gurup aniden silahlarına sarıldı. Kutlama yapar gibi mermilerini gökyüzüne boşalttılar. Arkalardan ön tarafa fırlayan Ayvaz ağa’nın kapatması Gümüş, kalabalığın önünde oynamaya başladı. O sırada; “ hafız bozuntusu çık dışarı!” Diye bağıran Tam Ali’ye Ayvaz ağa da eşlik etti. Onların bağrışlarına birkaç kişi daha katıldı. Hafız İsmail, hışımla evden çıktı. Koşar adım sokak kapısına doğru yürüdü. Hanımı Fadime ona yetişti. İki gözü iki çeşme ağlıyor, hafız İsmail’e; “Ne olur dışarı çıkma.” Diye yalvarıyordu. Hafız İsmail bir an durakladı. İç sesinin uyma bu sarhoşlara diyen uyarısına kulak kabarttı. Geriye döndü. Korkudan titremekte olan hanımına; “Tamam! Bitti.” Diye seslendi. Olup bitenden habersiz bir köşede oynayan çocuklarına sarılarak saçlarını okşadı. Dışarıdaki kalabalık kapısının nünden uzaklaşmıştı.  Avludaki üstü çamur sıvalı ocağın önünde serili duran çula otururdu. İçini dolduran hüzün, ruhunda derin bir yara daha açmıştı. Gözlerine hücum eden yaşları kimseye göstermemek için başını öne eğdi. Dilinden, bu iş buraya kadar diyen bir cümle döküldü. Artık bu köyde daha fazla kalamazdı. Bir eline içki şişesini, diğerine de silahı alıp kapısına dayanan insanlarla baş etmek akıl kârı değildi.

                Ayvaz ağa’nın doksana merdiven dayamış babasının hastalandığını duydu. Muhtar kara Mustafa’yla İkindi namazından sonra onu ziyarete gittiler. Hastanın durumu iç açıcı değildi. Bir gün önce doktora götürmüşler, doktor iğneyle beraber birçok ilaç vermişti. Köyde iğne yapacak hafız İsmail’den başka kimse yoktu. Ayvaz ağa, bunca olaydan sonra hafız İsmail’in babasına iğne yapacağını sanmıyordu. Hafız İsmail’e; “Hafız babamın baya bir iğnesi de var.” Dedi. Hafız İsmail; “Sen merak etme Ayvaz ağa, ben her gün bu vakit gelir vururum.” Diye cevap verdi. Ayvaz ağa duyduğu mahcubiyeti daha fazla gizleyemedi. Kulağına eğilerek; “Kusura kalma hafız seni çok üzdüm.” Diye fısıldadı. O gün sabaha karşı çalınan avlu kapısını açtığında, karşısında Ayvaz ağayı gördü. Ayvaz ağa ağlamaklı bir sesle; “Hafız babam çok kötü.” Dedi. Beraber hastanın yanına koştular. Ayvaz ağa’nın babası sekerat halini yaşıyordu. Evlatları başında durmadan ağlıyordu. Hafız İsmail hanımlara;”Bacılarım siz dışarıda bekleyin.” Dedi. Hanımlar dışarı çıkar çıkmaz, hastanın odayı dolduran nefesi birden kesiliverdi. Hafız İsmail; “Ali emmiyi kaybettik. Başınız sağ olsun.” Deyince çığlık çığlığa karıştı. Hafız İsmail son görevini yapacağı sırada mevtanın kaybolan kaba nefesi tekrar belirdi. Korktuğunu belli etmeden kapıyı açıp feryat figan ağlayan yakınlarına; “Babanız ölmedi yaşıyor.”Diye bağırdı. Oğullarından birinin paltosunun ucunu fark ettirmeden dizinin altına bastırdı. Çok zaman geçmeden beliren kaba soluk yeniden kayboldu. Biri hariç diğerleri ağlaşarak dışarıya çıktılar. Hafız İsmail yanındakine; “Sen yanımda kal!” Diye söylendi.       (devam edecek)

                Sağlıcakla kalınız.