HOŞÇAKAL BAĞLILIK YEMİNLERİM!

Mert Aslan

Güzel Türkiye’mizde otuza yakın farklı etnik kökenden topluluğun yaşadığı dikkate alındığında, andımızla ilgili tartışmaların gereksizliği de anlaşılabilir. Nitekim kendisinin, örneğin Arap, Laz, Çerkez, Abaza, Gürcü, Kürt veya Boşnak olduğunu bilen birine her sabah “Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun!” gibi “Türklük aşkı ve bilinci” adına sloganlar attırmanın pek empatik ve uygarca görünmediğini düşünen kimseler yakın zamana dek susmak zorunda kalmıştı. İstanbul’da “yaşam tarzına saygı” ve “özgürlük” adına devletin ve vatandaşların araçlarıyla işyerlerini ateşe verenlerin tersine, düşünce ve ifade özgürlüklerini bireysel gelişimini tamamlamış çağdaş insanlara yakışır şekilde kullanarak bugün konuşuyorlar.

Bugün mevsim değişti, ilkbahar oldu. Bugün kimsenin kimseye bağlılık yemini etmesine gerek yok... Devlet ve toplum daha fazla üretmenin, daha fazla paylaşmanın, daha kaliteli yaşamanın, daha parlak bir gelecek inşa etmenin planlarıyla meşgul oluyor. Artık bireyleri rahat bırakma vaktidir. Bırakın üretsin ve paylaşsınlar! Bırakın düşünsünler! Bırakın konuşsunlar! Bırakın tartışsınlar! Ancak demokrasi adına hukuk kusursuzca işlesin! Devlet, kabadayılık edene, kavga çıkarıp diğerlerini tartaklamaya, susturmaya kalkışana şöyle temiz bir sopa atsın!

Evet, güzel ülkemin güzel insanları, andımız meselesini tartışmaya devam ediyor. Andımızın serencamını daha bilgili, dolayısıyla daha sağlıklı tartışabilmek adına sevgili Afet İnan’a kulak vermekte çok büyük yarar gördüğüm için, ilgili beyanlarını ufak tefek gramer düzeltmeleri dışında aynen aktarıyorum:

//1933 yılında Milli Eğitim Bakanı olan Dr. Reşit Galip 23 Nisan sabahı çocukları ile bayramlaşırken onlara söylediği birkaç cümleden gelen bir tür ilhamın etkisiyle kafasında bir and oluşmuştu. Hayli heyecanlanan Reşit Galip apar topar Çankaya köşküne çıkarak Atatürk ile bayramlaştıktan sonra önceden bir kâğıda yazmış olduğu andı Afet İnan’a  vermişti. Atatürk’ün de onaylaması üzerine, bu and ilkokullarda her sabah yapılan giriş törenlerinde 10 Mayıs 1933 tarihinden itibaren öğrencilere okutulmaya başlandı.

Aslına bakılırsa bu tarz yeminler (andlar) Avrup’da o dönemde yaygınlaşmaya başlayan ideolojik devlet aygıtlarının tipik bir uygulamasıydı. Devlete, rejime veya lidere bağlılık yeminleri… 1930’lu yıllar ideolojik devletlerin altın çağını yaşadığı tarihlerdi. Almanya’da İtalya’da İspanya’da Rusya’da devletlere ideolojiler hâkimdi. Bu rejimlerin hepsinde devlete, rejime, lidere bağlılık en önemli konuların başında gelmekteydi. İstenen sadakati artırmada kullanılabilecek olan en önemli araç ise, kuşkusuz eğitimdi. Bu sebeple ilköğretim okullarından üniversitelere kadar tüm eğitim sistemi devletin ideolojisine göre biçimlendirildi. Eğitimin temel amacı rejime sadık insanlar yetiştirmek olmaya başladı. Okullardaki eğitimin dışında yaygın eğitime önem verildi. İlköğretim çağından liselere kadar öğrenci örgütlenmeleri, kampları kuruldu.

Eğitim faaliyetlerinde beklide en başarılı olanlar Hitler ve Musssolini oldu. İlköğretim öğrencilerine aşılanması gereken en önemli duygu Hitler’e bağlılığın ne kadar kutsal bir şey olduğuydu. Bu öğretmenlerin de zorunlu bir göreviydi. Okulda her gün yaklaşık on dakika süreyle Hitlerin resmi önünde selamlamada bulunulurdu. Hitler okul dışında yaygın eğitime de önem vermekteydi. Okul dışındaki vakitler için kurulmuş olan öğrenci kampları yaygınlaştırılıyordu.  Hitler 6-18 yaş arası çocukları kurduğu gençlik gruplarında yetiştirerek onlara Nasyonal Sosyalizmi, Führer’i ve Yahudi düşmanlığını aşılıyordu. İlk zamanlar gönüllü bir organizasyon olan bu gençlik grupları 1936 yılından itibaren çocuklar için zorunlu tutulmaya başlandı. İdeolojik eğitimin ve beden eğitiminin verildiği gençlik kamplarında çocuklara şöyle yemin ettiriliyordu:

“Führer’e adanmış kanımın her damlasıyla, bütün enerjimi ve gücümü Adolf Hitlere ve ülkeme adayacağıma yemin ediyorum. Onun uğrunda sahip olduklarımdan, hatta hayatımdan bile vazgeçeceğime söz veriyor ve bunun için Tanrı’dan yardım diliyorum.”

Almanya’daki bu pratiklerin benzeri İtalya’da da yaşanıyordu. İtalya’da Duçe lakaplı  Mussolini de çocukların gençlerin rejime bağlı bir şekilde eğitilmesine önem vermişti. İlköğretimden itibaren faşist ideoloji çerçevesinde yetiştirilen çocuklara ve gençlere şöyle bir yemin ettiriliyordu:

“Tanrı’nın adıyla liderimin bütün emirlerini yerine getireceğime, gerekirse bu uğurda kanımın son damlasına kadar mücadele edeceğime yemin ederim! Yaşasın faşist devrim!”

Almanya ve İtalya’daki pratiklerden de görüldüğü gibi ideolojik devletler lidere, rejime bağlı insanlar yetiştirmek için eğitimi bir araç olarak kullandılar. Bu konuda başarılı da oldular. Ancak bu rejimler yalnızca kendi ülkelerine değil etraflarına da zarar vermeye başladılar. II. Dünya savaşı bu rejimlerin ortaya çıkardığı bir savaştı ve bu savaş insanoğlunun o zamana dek gördüğü en kanlı savaş olarak tarihe geçti. Savaş sonu ise kaybeden faşist diktatörlükler oldu ve bu rejimler yıkılarak insanların hatırlamak istemediği bir hatıra olarak tarihteki yerini aldı.

1930’lu yıllar Türkiye’de de ideolojik bir yapılanmanın gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir dönemdi. Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş, yeni devletin felsefesi doğrultusunda birçok devrim yapılmıştı. Avrupa’da demokrasilerin gözden düştüğü bu dönemde Türkiye’de tek partili bir yönetim tarzı uygulanmaya başlamıştı. Bu dönemde gerçekleştirilmiş olan devrimleri bir bütünlük içinde ideolojiye çevirmek isteyen birçok aydın ve yazar türedi. Mustafa Kemal Atatürk adına, “Kemalizm” adlı bir ideoloji üretilmeye çalışılıyordu. Falih Rıfkı Atay, Faşizmin beden terbiyesi ile gençlik örgütlenmelerini Türkiye’ye örnek gösterirken, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt İstanbul Üniversitesi’nde verdiği İnkılâp Tarihi derslerinde ırkçılık dışında Faşizmin Kemalizm’in bir kopyası olduğunu ifade ediyordu. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri olup Atatürk ve İnönü’nden sonra üçüncü adam konumunda bulunan Recep Peker, 1937 yılında Atatürk’e faşist ülkelerde olduğu gibi TBMM’nin üstünde faşist bir konseyin kurulmasını teklif ediyordu. Bu tekliflerin bir kısmı Atatürk’ün onayıyla kabul edilirken, diğer bazıları yine onun sert tepkisi sonucu askıya alınıyordu. Örneğin faşist konsey gibi… Aslında ne Atatürk bir Führer veya bir Duçe’ydi, ne de Türkiye’nin rejimi İtalya ve Almanya’daki gibi kanlı bir diktatörlüktü; fakat yine de 1930’lu yıllar Avrupa’daki faşizm rüzgârının Türkiye’yi bir ölçüde etkilediği yıllar olmuş, bu bağlamda rejimi oturtma, devrimleri güçlendirme amacı ve disiplinli yurttaş oluşturma idealiyle and da Türk eğitim sistemine dâhil edilmişti.

II. Dünya Savaşı sonrasında tek partili faşist rejimler yerlerini demokratik rejimlere bırakırken Türkiye’de de rejim normalleşmeye başlamıştı. Türkiye tekrar çok partili siyasi yapıya geçmişti. Ancak demokratik rejimlerde rastlanmayan And ve benzeri tek parti dönemi uygulamaları varlığını günümüze kadar sürdürdü.