Hukuk, Ahlaklı Toplum Olmayı Sağlar mı?

Mehmet Toker
Bundan 3 hafta kadar önce gazetelere bir haber düşmüştü. Kalpazanlıktan ve dolandırıcılıktan tutuklu olarak yargılanan bir zanlıyı hukukî vekili olan avukat mahkemede savunmuş ve tahliyesini sağlamıştı. Akabinde zanlı, avukatına borcunu öderken borcunun bir kısmını sahte banknot ile ödemişti. Önce, acaba bu haber asparagas bir haber mi diye düşündüm. Sonra, haberin doğru olduğunu öğrenince gülsem mi, ağlasam mı şaşırmıştım.
 
Ahlaklı toplum ifadesi, kullanım itibarıyla galat-ı meşhûr bir ifade. Çünkü  bireylerin veya bireylerin bir araya gelmesiyle oluşturmuş olduğu toplumun ahlaklı veya ahlaksız olmasından bahsedilemez. Çünkü ahlak, kişinin tavır ve davranışları bütünüdür.  Ancak iyi ahlak ve kötü ahlaktan bahsedilebilir. Galat-ı meşhûr olarak halkımız arasında kullanılan "ahlaklı" ifadesi, iyi ahlak sahibi insanlar için, "ahlaksız" ifadesi de kötü ahlak sahibi insanlar için kullanılan bir ifadedir. Bu kısa izahtan sonra gelelim hukuk ve ahlak meselesine.
Hukuk, kişilerin birbirleri ile veya devletle olan ilişkilerini düzenleyen kurallar bütünü, bununla ilgili ilim veya sahip olunan haklar manasında bir terim. Yada bu kuralların oluşturmuş olduğu kanunlar bütününe de hukuk deniliyor.
 
İnsanoğlunun, toplum hayatında düzenli olarak yaşayabilmesi için elbette ki hukuka ihtiyaç var. Ancak hukuk kaide ve kurallarının ihlâl edilmediği yada minimum ihlâl ile yaşanması adına ahlâkın, hukuktan önce olduğunu ve üstün olduğunu ifade edebiliriz. Zira ahlak, seciye, tabiat, huy manalarına gelen ve "yaratılış" kelimesi ile aynı kökten türemiş olan bir kelime. Sürekli olarak ağızlarda pelesenk haline getirilmiş  "hukuk toplumu", "hukuk devleti" ifadeleri "ahlak toplumu"na yükselmediği müddetçe, boş bir iyi niyet olarak kalmaya mahkûm olacaktır. Öncelikle toplumu oluşturan bireylerin, her birinin kendi özelinde yaratılışına, fıtratına uygun hareket eden, yaratılış gayesine uygun tavırları olan ve toplumun/yaratıcının yadırgamadığı seciye sahibi bir insan olmasına gayret göstermesi gerekiyor.  İnsanların ahlâkî olarak erdemli bireyler olmasını temin edemedikten sonra istediğiniz kadar kanunlar çıkarın, istediğiniz kadar hukuki düzenlemeler yapın, istediğiniz kadar cezaları ağırlaştırın, toplumun ahlaklı bir toplum olmasını temin edemezsiniz. Toplumun iyi ahlak sahibi bir toplum olabilmesi adına toplumu oluşturan her bir bireyin iyi ahlak sahibi bireyler haline getirilmesi, dönüştürülmesi gerekiyor.
 
Bu dönüşüm sağlam olmadığı müddetçe, toplumdaki kanunlarla bireylerin arasındaki çatışmaları, kanunlarla sağlanan hukuki kurallar ile ahlaki davranışlar arasındaki çatışmaları ortadan kaldırmak mümkün gözükmüyor. Elbette ki ahlaki değişim ve dönüşüm, hukuki değişim ve dönüşüme binaen çok daha fazla emek isteyen, daha fazla gayret ve çaba isteyen, fedakarlık isteyen bir husus.  Hukuki değişim emredici bir güçle ya da hakim gücün zorlaması ile de sağlanabilir. Ancak kalıcı olur mu? Elbette ki bu sorunun cevabı, "hayır" dır. Çünkü ahlaki değişim fıtratın eğitilmesi ile kişinin doğuştan itibaren, eğitimcilerin (John Locke) literatüründe "tabula rasa" olarak kabul edilen benliğinin, karakterinin, güzel bir tabloya dönüştürülmesi ile mümkündür. Ne demek istediğimizi şöyle bir örnekle ifade edecek olursak; Osmanlı'nın örgün ve yaygın eğitim sisteminde insanların seciye ve karakterine yönelik bir eğitim söz konusuydu. 
 
Bize masal gibi, hikaye gibi gelen, "Hadi canım böyle de olur mu?" diye bugün dudak bükmüş olduğumuz o örnekler, yüksek ahlâkî karakter sahibi insanların yaşamış olduğu toplumda mümkündü, hatta sıradan hadiselerdi. Sabah siftah eden esnafın, ikinci alışveriş için müşteriyi komşusuna yönlendirmesi, mahkemeye geç gelen hakimin zararı tazmine davranması, hakim önünde sultan ile tebaanın eşit olarak yargılanması, namaz vakitlerinde dükkanın kapısına iskemle koymak suretiyle dükkanı kapatmaya, kilitlemeye bile ihtiyaç duyulmadan insanların ibadethaneye gitmesi, hatta ve hatta dönemine göre geceleri bile dükkanların kilitlenmeyip kapısının örtülmek suretiyle günün tamamlanması ve buna bağlı olarak şer'iyye sicillerine geçmiş 600 yılda sadece 6 adet el kesmeyi gerektirecek hırsızlık hadisesinin vuku bulması, ahlâkî eğitimin sağlanmış olduğu iyi ahlaklı bir toplumda normal sıradan hadiseler olarak değerlendirilebilir.
 
İslam ahlâkı dediğimiz, kaynağını İslam öğretisinden ve İslam dininin ana kaynağı olan Kur'an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin hayatından alan ahlak anlayışı,  iman ile bütünleşmiş bir anlayıştır. İslam inancının üç sac ayağından bir tanesi Allah'a iman (Tevhid), diğeri ahirete iman (mead)dır. Üçüncüsü nübüvvet.  Bu kelam ilminde tevhid, nübüvvet ve mead olarak  adlandırılmıştır.  Allah'a iman, samimi bir müminde, "Allah beni görüyor, işitiyor, yaptığım bütün fiilleri biliyor ve yaptığım bütün fiilleri kaydediyor, neticesinde de bütün bu yapmış olduğum fiillerin ve vermiş olduğum kayıtların ahiret inancım gereği hesabını vereceğim." anlayışı; bugün hiçbir hukuk sisteminin, hiçbir caydırıcı ceza'nın temin edememiş olduğu "otokontrol"/"özbilinç/şuur" dediğimiz insanın kendi kendisini kontrol etmesine ve ahlâkî bir hayat yaşamasına vesile oluyordu. Allah ve ahiret inancının oluşturmuş olduğu bu otokontrol, kötü ahlak olarak değerlendirilebilecek her türlü fiiliyattan bireyleri, dolayısıyla toplumu uzak tutuyordu. Aynı zamanda, hem Kur'an'ın hem Allah Rasûlü (SAV)'in, iyi insan olmaya yönelik teşvik ve tavsiyeleri sadece kötü ahlaktan korumanın ötesinde, beraberinde îsâr, fedakârlık, vefakârlık, cömertlik, tevâzu, ihsan, samimiyet, dürüstlük, doğruluk gibi erdemli davranışları beraberinde getiriyordu. Bu erdemlerle donatılmış olan insan kolluk kuvvetlerinin görmediği, bilmediği fiillerini bile Allah'ın gördüğü, bildiği inancı, dünya hayatındaki yapmış olduğu fiillerin ahiret hayatında en güzelleri ile karşılık bulacağına olan inancı ve ümidiyle birleştiği zaman hukuki olarak ta daha yaşanılır bir toplum meydana getiriyordu. Hz. Peygamber'in yirmi üç yıllık peygamberlik hayatını incelediğimiz zaman, hukuki değişimin, peygamberliğin ikinci yarısı diyebileceğimiz  Medine Dönemi'ne, hatta Medine Dönemi'nin de sonlarına bırakılmasının temel unsurlarından birisi budur. Zira sağlam inanç ve iyi ahlâkla donatılmamış olan bireylerin oluşturmuş olduğu bir topluma hangi yasaları uygularsanız uygulayın başarılı olamazsınız. Sosyal bir vaka olarak incelediğimiz zaman, Mekke Dönemi'nde Hz. Peygamber'e teklif edilen Mekke'nin yöneticiliğini reddedip, tebliğ mücadelesine devam etmesini bu noktadan değerlendirdiğimizde, Allah Rasûlü'nün zor ama kalıcı olan yolu tercih ettiğini ifade edebiliriz. İsteseydi Mekke'nin yöneticiliğini eline aldıktan sonra, "bundan sonra İslam hukukunun yasaları uygulanacak, yasalara uymayanları en ağır şekilde cezalandırırım" diyebilirdi. Ancak bu Asrı Saadet-i temin etmezdi. İnsanlar, yasaların işlemediği, kolluk kuvvetlerinin bulunmadığı yerlerde, yani kendi vicdanlarıyla başbaşa kalmış oldukları yerlerde her türlü hukuksuzluğu yaparlardı. İşte öncelikle, imâni ve ahlâkî değişimin sağlanıp, akabinde hukuki değişime geçilmesinde ki tedriciliğin sebebi budur. Bizim tarihimiz içerisinde bunun zıt bir örneği de daha yakın dönemde yaşanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, tarih sahnesinden çekilip, yerine Türkiye Cumhuriyeti ikame edilince yönetimi eline geçiren hakim güç öncelikle hukuku değiştirme yoluna gitmiş,  hukukî değişimle birlikte yönetici gücün hayalindeki ideolojiye uygun bir toplum oluşacağı düşüncesiyle hareket edilmiştir.  Zannedilmiştir ki; "hukuku değiştirdiğimiz zaman o hukukla yöneteceğimiz toplumda ahlâkî olarak değişecek ve bizim ideolojimizde, bizim zihniyetimizde bir toplum oluşturacağız".  Ancak, Aile Hukuku, Medeni Hukuk, Ceza Hukuku, Ticaret Hukuku ve diğer bütün hukuk değiştirildiği halde, hatta ve hatta alfabe bile değiştirildiği halde toplumun ancak azınlık diyebileceğimiz çok küçük bir kesimi idarenin ideolojisine uygun olarak ahlaki tavırlar geliştirmiştir. Toplumun büyük bir kesimi, ahlâkî anlamda, toplum mühendislerinin istemiş olduğu değişime ayak uydurmamıştır. Hukuki değişimin toplumda kabul görmesi adına baskı ve şiddet uygulanması bile (İstiklal Mahkemeleri marifetiyle binlerce Anadolu insanının idamı, Rize'nin topa tutulması, Dersim'in bombalanması, vb.) değişimi temin etmemiştir. Zira ahlak hukuktan üstündür. Hukuk değişimi ile seciye ve  fıtrat değişiminin sağlanması mümkün olmamaktadır, olmayacaktır. Günümüze geldiğimizde, hukukun, kanunların, uygulama esaslarının, zaman zaman anayasa maddelerinin dahi değiştiğini görüyoruz. Peki, bütün bu değişimler, ahlaki anlamda iyileşmeyi ve olgunlaşmayı beraberinde getiriyor mu? Velev ki bu hukuki düzenlemeler toplumun %100 yararına, evrensel insan haklarına uygun bile olmuş olsa toplum da aynı oranda ahlâkî manada bir karşılık buluyor mu? Bu soruların cevabına baktığımızda, maalesef hukuki değişimin beklenilen oranda istenilen seviyede ahlaki değişimi beraberinde getirmediği, hatta ve hatta bazen tıpkı Cumhuriyet'in ilk döneminde olduğu gibi çok ciddi bir reaksiyonla yada negatif yönde bir değişim ile karşı karşıya olduğunu da söyleyebiliriz. Bugün ihtiyaç duyduğumuz esas meselenin, hukuki iyileştirmelerin ötesinde, ahlâkî olgunlaşmaya duyulan ihtiyaç olduğunu bilmemiz gerekiyor. Zira ahlaklı bireyler, erdem sahibi, iyi ahlak sahibi, otokontrol sahibi, fedakâr, cefakâr, isâr duygusu ile donanmış, hamiyetperver, kanaatkâr, yardımsever, bireyler yetiştirmediğimiz zaman neticede hangi kanûnî düzenlemeleri yaparsak yapalım toplumun bir arada yaşamasını ya da minimum problemle yaşamasını temin edemeyiz. Elbette insan hakları zaviyesinden toplumumuzda son 16-17 yıldır ciddi anlamda iyileştirmeler ve hukukî düzenlemeler yapıldığını söylememiz gerekiyor. Ancakbu hukukî düzenlemeleri toplumda uygulayacak ahlâki donanıma sahip bireyler yetiştiremediğimizden dolayı bugün, "bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" diyebileceğimiz ya da eylemi ile söylemi birbirinden tamamen farklı, zihnî keşmekeş içerisinde bireylerin oluşturduğu bir toplumla yüz yüze, karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Bundan yirmi yıl önce ben üniversitede öğrenci iken hukukî olarak başörtüsü problemi vardı. Hukuk, başörtülü bireylerin eğitim haklarını, çalışma haklarını, farklı kamusal alanlarda ve düzeylerde bulunma haklarını engelliyordu. Onlara, bu ahlâkî tercihlerini toplum hayatında yaşama hakkı tanımıyordu. Bugün geldiğimiz noktada hukukî manada başörtüsü problemi çözüldü. Ancak ahlâkî manada başörtülü bireyleri kaybettik. Bireyler, ahlâkî erdemlere sahip olmadığı müddetçe, devlet olarak ya da yönetici güç olarak yapmış olduğunuz iyileştirmelerin, hukukî olarak getirmiş olduğunuz düzenlemelerin bir manası kalmıyor. Yine yakın dönem içerisinde farklı bir açıdan bir kıyas yapacak olursak, bugün ahlaklı bir topluma ne kadar ihtiyaç duyduğumuz çok daha net ortaya çıkacaktır.  Yirmi yıl önce, devlet, hükümet 20 cent'e muhtaç hâle getirilmiş, memurların maaşlarının ödenebilmesi için, dünya bankası'ndan tutun, farklı ülkelerden borç dilenmeye kadar, onunda ötesinde deprem yardımı için gelen paralarla memurların maaşının ödenmemesine kadar ciddi anlamda ekonomik buhran yaşayan bir toplumduk. Geldiğimiz noktada devlet artık her türlü sosyal yardımı yapan bir devlet, ekonomi haline geldi. Artık ekonomik anlamda insanlar, yirmi yıl öncesine kıyaslandığı zaman daha müreffeh bir ekonomik hayat yaşıyorlar. Ancak ahlâkî erdem ve olgunluk ekonomi ile aynı seviyede gelişmediğinden dolayı bugün bireysel kredilerin ödenemeyecek boyutlara kadar ulaştığını görüyoruz. "Peki bu bireysel krediler, insanlar gerçekten etik olarak zarûrî durumda oldukları için mi kullanılıyor, yoksa ahlaki manada gelişmedikleri için lüks ve gösteriş harcamaları için mi kullanılıyor?" Sorusunu sorduğumuz zaman zaruri ihtiyaçtan değil, tamamiyle hırs, açgözlülük ve riyakârlık, gösteriş merakından dolayı kullanıldığını görüyoruz.
Bütün bu misaller ve kıyaslardan sonra sonuç itibariyle şunu da ifade etmemiz umarım hem eğitimcilere, hem sosyal bilimcilere, hem de siyaset bilimcileri ve siyasilere yol gösterecektir ümidini taşımak istiyorum. Vatan sevgisini, özgürlük düşüncesini, bağımsızlık mefkûresini, ahlâkî bir erdem olarak bireylere, yetişmekte olan nesillere vermediğimiz, veremediğimiz, onların karakterlerini, ruhlarını bu erdemlerle donatamadığımız müddetçe, bu toplumun içerisinde doğmuş, büyümüş, bu milletin imkânları ile oluşturulmuş olan okullarda eğitim görmüş ama ilk fırsatta hele hele hukuki boşlukların olmuş olduğu alanları da kullanarak, millete, devlete ihanet eden bireyleri görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır. İnsanları ekonomik açıdan daha zengin hale getirmek, onlardaki millete olan bağlılığı ya da bağımsızlığa olan inancı, aynı oranda geliştirmeyecektir. Dahası, onların en ufak bir ekonomik daralmada, kazançlarının en ufak bir azalmasında, karşı cepheye geçtiklerini müşahede bile edebiliriz. Zira ahlak, çıkarsızca, matematiksel hesaplarının ötesinde bir hayat anlayışı oluşturmaya çalışırken; hukuk, fayda-zarar ikileminde salınan bir anlayışı beraberinde getiriyor. 2002 yılından bu yana pek çok şey başarılmış olmasına rağmen, bireylerin ahlâkî manada eğitilmesi ve olgunlaştırılması yapılan icraatlar ile aynı seviyede gitmediğinden dolayı -ki bırakın aynı seviyede daha önde gitmesi lazım- işte bugün böyle çarpık bir toplumla karşı karşıya bulunuyoruz. Yapılması gereken, bağımsızlık ve  bekâ mefkûresi taşıyan her bir bireyin, öncelikle kendi ahlâkî erdemini tamamlama, akabinde de, karınca kararınca etrafındaki bireylerden en az bir kişinin ahlâkî manada olgunlaşmasını temin için kuyumcu hassasiyetinde çalışması gerekiyor. Muasır medeniyetler seviyesine kanunlarla, ekonomi ile ulaşılabilir gibi gözükse de Asr-ı Saadete, Medine't-ül Fadıla'ya ahlaken kemâle ermiş ferdlerin oluşturduğu millet ile ulaşılabilir.  Onun için de eğitim şart. Ama kastettiğim pozitivist, materyalist, opportunist, hedonist, sadist, ruhsuz bir eğitim değil. Kaynağı inanç olan,  insanlığın istikbali adına îsâr duygusunu erdemlerin en başına koyan bir eğitim. Çok mu zor? Evet, çok zor ama imkansız değil. Bilmem çok şey mi istiyorum?