İKTİSADİ KALKINMA; STRÜKTÜREL BELAYA DA ERDEMLİ YÜRÜYÜŞ

Atanur Pala

Aralık  ayı başında küresel  buhran ve değer eksenli ekonomi üzerine kaleme  aldığımız yazımızı, ‘’ muktesit bir medeniyetin çocukları olarak, iktisadi faaliyetlere bakış  açımızı, tüketimi önceleyen ekonomi ve ekonomi teorilerinin tasallutundan kurtarmamızın gerekliliği ve değer eksenli bir kalkınma modeli ihtiyacı bir başka yazının konusu’’  ifadeleri ile bitirmiştik. Ekonomik olarak çıtamızı hızla yükselttiğimiz ve bir kalkınma hamlesi içinde bulunduğumuz bu yeni dönemi ve iktisadi yönelişimizi yeniden yorumlamak üzere konuya devam ediyoruz;

Truman, ülkeleri kalkınmışlık düzeylerine göre kategorize ettiğinde, ülkemizin tekabül ettiği sınıf az gelişmiş ülke sınıfıydı ve bunun karşılığı olarak da 1948’de 100 milyon USD yardım almıştı. Sınıflamanın yapıldığı yıldan bugüne köprünün  altından çok  sular aktı, çalıştık, didindik ve artık kalkınmakta olan ülkeler sınıfın dayız. Eğer bundan sonra da dersimize iyi çalışırsak kalkınmış ülkeler sınıfına terfi etmemiz uzak bir ihtimal değil. Ancak, hangi kalkınma modeli ile, hangi yolu

yürüyeceğiz ve sonunda hangi menzile varacağız?  Yürünmekte olan yoldan mı yürüyeceğiz ya da aynı menzile varan başka bir yol var mıdır? Yukarıdaki sorular ve verilecek cevaplar hayati yetimizle yakından ilintili kritik ve ontolojik sorular ve cevaplardır. Aslında cevapları kendi içimizde taşıdığımızı ve bir modele de ihtiyacımızın olmadığını, ülkelerin yürüdüğü kalkınma yolunun, insanlık için çıkmaz

bir sokakla neticeleneceğini, bugün bizim için de cari olan iktisadi kalkınma modelinin beraberinde bir toplum modeli de yattığını ve en başından, belirlenmiş bir yaşamın kabulünü ve geride kalmanın ezikliğini zihnimize kazıdığını gayet iyi biliyoruz. Merkezine sadece kendi çıkarlarının peşinden koşan homoeconomicus’u alan batı tipi iktisat sistemi ve kalkınma modeli, kalkınmanın sınır larını ülkenin GSMH’nın olabildiğince arttırılması ve üretimin tüketimi, tüketimin de üretimi kışkırttığı fasid bir daire ile sınırlandırmıştır. Homo Economicus, eşya üzerinde tanrısal bir güce sahiptir. Eşyayı kullanır (usus), semerele rinden faydalanır (fructus), isterse tasarruf ederken imha da edebilir (abusus). Temelini

Roma Hukukundan alan bu tanrıtanımaz, fütur suz ve sınırları olmayan yaklaşım ve modelin insanı bir yere vardırmayacağı açıktır. Mevcut model sadece sorun üretmiştir ve üretmeye de devam edecektir. Toplumlar kalkındıkça gelir adaletsizliği, fakirlik, işsizlik, sosyal sorunlar, çevre felaketleri daha da artacak ve insanlık kendini, varlığının dışında bir yere savrulmuş olarak bulacak. İşte bunedenle kalkınma modeli meselesi bizim için hayati, Ontolojik bir meseledir.

O halde diyebiliriz ki, mevcut kalkınma modeli strüktürel bir beladır ve bir an önce kendi modelimizi kendimiz belirlemeli ve kendi rotamızı kendimiz çizmeliyiz. Nehir hep batıya akmakta ise de yatağı değiştirecek gücün bizde var olduğuna inan mak durumundayız. Netice itibarı ile kendi modelimiz İslam’ın iktisadi sisteminden neşet edecek olan modeldir. İslamın modelinin merkezinde kamil insan Eşref-i mahlukat vardır ve kalkınmamız ilerlemeci değil, tekamül üzere olmak durumundadır.Büyük Üstad, Sezai Karakoç’un ‘’İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’’ risalesini rehber edinerek, üs tadın ifadesiyle, dünyaya karşı duruşumuzla, temel ahlaki tutum ve tavır alışlarımızla belirlenebilecek bir İktisadi nizamı ve kendimize ait bir iktisadi dil oluşturabilme meselemizi inşallah haftaya yazmaya çalışacağız.