İlahilerdeki Şirk İçerikli Sözler

Musab Seyithan

       Geçtiğimiz Mevlit kandili dolayısıyla yapılan bir programı izliyordum. Programın ortasında bir hoca okuduğu ilahide, gidişatımızın hiç iyi olmadığını terennüm ettikten sonra “Bize imdat eyle ya Rasûlallah!” diyerek Allah’tan istenmesi gereken yardımı “Ben de sizin gibi bir insanım(18Kehf:110) diyen ve vefat etmiş olan peygamberimizden istemişti. Daha doğrusu böyle bir ilahi okumuştu.

                Bu sözler, Peygamberimize saygı ve muhabbet duyguları değildir. Allah’ın verdiği kıymete kanaat etmeyerek Hıristiyanların Hz. İsa’ya yaptığını, Rasûlullah’a yapmaktır, onu ilahlaştırmaktır. Peygamber Efendimiz de faniliğini ve İsa (a.s) gibi ilahlaştırılmamasını şu güzel sözleri ile ifadelendirmişlerdir; “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı yücelttikleri gibi siz de beni aşırı yüceltmeyin. Ben sadece bir kulum. O halde bana Allah’ın kulu ve elçisi deyin.(Buhari, Enbiya 64, 48)

Her toplum, duygularını, inançlarını, hasretlerini, acılarını, ayrılışını ve kavuşmasını enstrüman eşliğinde nameli olarak dile getirir. Sözleri mubah olan şiirlerin, müzik eşliğinde söylenmesi de mubahtır. Haram, küfür, şirk ve müstehcenlik ifade eden manzum sözler veya nesirler, nasıl söylenirse söylensin ya harama sokar ya da dinden çıkarır.

            Şarkı ve türkülerdeki; “Sen gördüğüm en son ilahsın”,  “Dertlerin kalkınca şaha, bir sitem yolla Allah'a”, “Sevdim seni Rabbim kadar”, “Kaderin böylesine yazıklar olsun”, “Yaradan'ın boş vaktine gelmiş”, “Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır”, “Aldanma öbür dünyaya, hayatı yaşa”, “Seni sevmek ibadetim”, “Sana taptım be yahu!” ve benzeri şirk ve küfür dolu sözleri biliyoruz. Fakat işin garibi bazı ilahilerimizde de şirk ve küfür ihtiva eden sözler çokça bulunmaktadır.

            “Şefaat ya Rasûlallah, Bize imdat eyle ey Nebi! Yetiş ya Muhammed yetiş ya Ali” sözleri bunlardan bazıları. Rasûlullah (sav), 23 yıllık peygamberlik hayatında, aradaki aracıları temizleyerek Allah’tan istenmesi gerekenlerin O’ndan istenmesi gerektiğinin mücadelesi vermiştir. Şefaat hakkını veren Allah’tır. Dolayısıyla bu, Rasûlullah’tan değil Allah’tan istenir. “Şefaat ya Rasulallah!” değil “Yarabbi! Peygamberimizin şefaatini nasip et’” denir. Peygamber de olsa ölülerden imdat istenmez. Onun için “Bize imdat eyle ey Nebi! Yetiş ya Muhammed yetiş ya Ali” sözleri de sakat sözlerdir ve Bâki olan Allah’ı bırakıp fani ölülerden yardım talebinde bulunmaktır, insanı şirke sokar. Çünkü bu bir duadır/ibadettir ve dua da sadece Allah’a yapılır. Allah; zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak tanımadığı gibi ibadetlerde de ortak tanımaz.

             Dua; kalpten gelen bir istekle, Allah'a yönelme ve O’ndan isteklerde bulunmaktır. Bu da ibadetin özü ve ruhudur. Efendimiz (sav); “Dua, ibadetin iliğidir/omurgasıdır(Tirmizi,Da’avat 1) buyurmuşlardır. Öyleyse muvahhid müminler, duayı yalnız Allah’a yaparlar. Evet, dua “İbadetin omurgası” olduğuna göre ellerimizi açtığımızda araya hiç kimseyi sokmadan doğrudan sadece Allah’a dileklerimizi sunacak, içimizi dökecek, talebimizi sadece O’na arz edeceğiz.

            Bazıları da, peşlerine takıldıkları şeyhlerine “Evliya” elbisesi giydirerek ilah konumuna getirmektedirler. Mesela:

“Evliyaya eğri bakma

Kevn-ü mekân elindedir

Mülke hüküm süren odur

İki cihan elindedir”

Sözleri, veliyi Allah seviyesinde görmektir. Hâlbuki Hayat kitabımızın birçok ayetinde kevn-i mekânın yani kâinatın/evrenin mülkünün Allah’ın elinde olduğu buyurulur: “Göklerle yerin ve içlerinde ne varsa hepsinin mülkü Allah'ındır. O, her şeye kadirdir.” (5Maide:120); “Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.” (9Tevbe:116); “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; dönüş de ancak O'nadır.” (24Nur:42).

           “Hak anı bunda gönderdi

Kullarını irşad için

Kime diler iman verir

Kahr-ü ihsan elindedir.”

Rasûlullah’ın bile dilediğine iman/hidayet veremediği ayetle sabitken nasıl oluyorsa milyonlarca veli bir araya gelse bir peygamber edemezken onlar hidayete erdiriyor, kime dilerse iman veriyor. Hâlbuki Ebû Talib’in hidayete ermesi için çabalayan Peygamberimize hitaben Yüce Allah; “Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.” (28Kasas:56) buyurmak suretiyle, hidayet vermenin sadece Allah’a ait olduğunu beyan etmiştir.

          

           “Sen anı şöyle sanırsın

Sencileyin bir âdemdir

Evliyanın sırrı vardır

Gizli ayan elindedir.”

Yine bu sözlerde de veli, insanüstü bir varlık olarak nitelendirilerek  “Gizli-açık ne varsa her şeyi bilen” Allah seviyesine yükseltilmektedir. Kur’an, “De ki: Ben de sizin gibi insanım.(18Kehf:110) buyurmak suretiyle Peygamberimizin insan olduğuna vurgu yaparken bu beyler, şeyh efendilerin “sencileyin/senin gibi” bir adam olmadığı, gizliyi de açığı da bilen ilah seviyesinde bir varlık olduğunu ifade ederek okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkmaktadırlar.

           “Hak zatıyla sıfatıyla

Tecelli eyledi anda

Varlığı Hak varlığıdır

Emr-i sübhan elindedir.”

Yani Allah, birilerinin “Ete-kemiğe büründü, Mahmut diye göründü” diyerek Allah’ın şeyhinde tecelli ettiğini, âdetâ ona hulul ettiğini ifade ettiği sözleri gibidir bunlar… Allah korusun adamı dinden-imandan eder. Rabbimiz bu konuda da şöyle buyurur: “Allah'a birtakım benzerler icat etmeyiniz! Çünkü Allah her şeyi bilir, siz ise bilemezsiniz.(16Nahl:74).

Sözü fazla uzatmaya gerek yok. Birçok ilahi, masaya yatırılsa buna benzer şirk ve küfür unsurları barındırdığı tespit edilecektir. İlahilerimiz bu unsurlardan ayıklanmalıdır. Aslında nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesi olan tasavvuf ilmini kirleten bu ayrık otlarından İslam temizlenmelidir. Bu kalpazanlar, meydanı boş bulup köpeksiz köyde değneksiz dolaşanlar gibi olmamalıdır. Ehli ilim de “Ben onlara kafayı takarsam, bana tasavvuf düşmanı vahhabi derler” diyerek onların şerrinden korkup suskunluğu tercih etmemelidir. Hesabını Allah’a veremeyecekleri korkaklığı ve tülekliği de şiar edinmemelidir. Sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizden Mahkeme-i Kübra’da hesaba çekileceğimizi unutmamalıyız.