İTİDAL VE SAĞDUYU ÇAĞRISI

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

Türkiye,  Osmanlı bakiyesi ve onun devamı..

Osmanlı coğrafyasını cetvelle birbirinden ayıran güçler, onun motoru konumunda olan Türkiye’yi etkisiz ve edilgen hale getirmek için gizli ve açık tüm çabalarına devam ediyorlar. Özellikle 16 yıldır iktidarda olan AK Parti’nin başarılı siyasetinin önüne geçmek için yapmadıklarını bırakmadılar.  Türkiye tam da barış ortamına giriyor diye sevinirken taksim gezi parkı eylemleriyle birlikte yeniden bir kargaşa ortamı başlatmak istediler. Çevre duyarlılığı ile hareket ettiklerini söyleyen kimseler çevreyi tahrip etmekle işe başladı. Resmi ve sivil vatandaşların mallarına zarar veren bir vandalist hareket ortaya çıktı.

Bununla da yetinmediler. Taşeron olarak kullanılan terör örgütleri eliyle gerçekleştirdikleri intihar saldırılarında yüzlerce vatandaşımız can verdi. PKK terör örgütü ve onun uzantıları, hendek siyaseti başlattılar.  Türkiye, çevreden;  Suriye ve Irak’tan kuşatılmak istendi.  Bütün bu müfsit ekibinin girişimlerine karşı göğüs göğüse hukuk içinde mücadele eden milletimize karşı, 15 Temmuz kalkışması sahneye kondu. Milletimizin güçlü lideri Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kararlı iradesi ve halkımızın etrafında saf tutuşuyla birlikte kurulan tuzaklar bir bir akamete uğratıldı. Dışarıda ve içeride büyük mesafeler alındı.  Halkımız 24 Haziran seçimlerinde istikrardan yana oy kullandı. AK Parti iktidarına güçlü bir destek vermek suretiyle Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemine devam dedi.

Tarih bize,  dış siyasette  başarılı olmanın yollarından birisinin içte birlik siyasetini  sağlamak olduğunu öğretmiştir. İçte birlik olmadan hiçbir alanda başarılı olunamaz. Gerilim politikaları mütemadiyen yürümez. Milletimiz itidal sahibidir. Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlar  “denge toplumu” (Bakara 143)  olarak nitelendirilmiştir. Her Müslüman bu “ölçülü” duruşu itikattan ibadete, siyasetten insani ilişkilere varıncaya kadar hayatın her alanında sürdürmelidir. Kur’an’da Yüce Allah: “Size Müslüman (es-selâm) olduğunu bildirene,  dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek: "Sen mü'min değilsin" demeyin” (Nisa 4/94) uyarısıyla dışlamacılığı değil, kapsayıcı ve kuşatıcı bir bakış açısını benimsemeyi tavsiye etmiştir.  Çünkü dışlamacılık insanlar arasında ayrımcılığı derinleştirir ve birliği bozar.  Bütün bir İslam âlemiyle birlikte millet olarak rahmet ve huzur iklimini geride bıraktığımız şu günlerde kendisini bu toplumun değerlerine ait hisseden herkes, itidal ve sağduyu çağrısına katkı yapmalıdır. Bunu sadece söz ile değil, bizzat davranış tarzıyla da göstermelidir. Hepimiz aynı manayı paylaşıyoruz, aynı gemide gidiyoruz. Gemiyi delmek isteyenlere fırsat verilmemelidir. 

Bizim değerler dünyamızın en asil kavramlarından birisi, hilimdir. Hilmin zıddı, cehildir. Cehil, duygu ve hırslarına yenilip, öfke seline kendisini kaptırıp giden kimsenin ruh halini yansıtır. Böyle bir duygu taşıyan kimse, öfkesini iyi yönetemez, kendisini kontrol edemez. En ufak bir kızgınlık anında iradesini kaybedip hemen parlar. Kontrolsüz bir ihtirasla öfkesine kapılır, düşünmeden ileri atılır ve neticede sorumsuzca yaptığı eylemlerden dolayı sonu pişmanlığa varan ağır faturalar ödemek zorunda kalır.

Hilim ise,  öfke anında kişinin başkasına zarar vermeye gücü yetmekle birlikte heyecanını kontrol etmek suretiyle muhatabına yönelik intikam duygusundan vazgeçmesidir. Dolayısıyla hilm, cehil patlamasını dizginleyebilen kâmil insanın ahlakıdır. Böyle bir kimse, duygularını frenlemesini, kör ihtiraslarını yenmesini, ne olursa olsun sinirlenmeyip soğukkanlı bir şekilde sakin olarak hareket etmesini bilir. Çünkü “öfkeyle kalkan zararla oturur.” Toplumsal hayatta insanın başına ne gelirse kendisini kontrol edemediği, öfkesini iyi yönetemediği için gelir. el-Halîm, aynı zamanda Yüce Allah’ın en güzel isimlerinden birisidir. Hilim ahlakını kuşananlar, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmış olurlar. Hilim ahlakını en güzel bir şekilde şu ayet anlatmaktadır: “Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi.”  (Fâtır 35/45). Onun İlahi rahmeti ve lütfu bağlamında el-Halîm isminin bir tecellisi olarak günahkârlara belki dönerler diye süre tanımakta, azap verme konusunda acele etmemektedir. Halîm aynı zamanda karar verirken aklımıza mukayyet olmaktır.  Hilim ahlakı, dile ve ele sahip olmayı affetmeyi ve bağışlamayı gerektirir. Bu bağlamda Hz. Peygamber’in; “asıl güçlü ve kuvvetli kimsenin güreşte rakibini alt eden değil, öfke halinde, kendisini dizginleyen, affeden kimsedir” buyurması hilim sahibi kimsede bulunması gereken ahlaki tavrı anlatır.

O halde mü’min, kendisini güvende hissettiği gibi, çevresindeki tüm varlıklara da kendisinden güvende olmalarını hissettirir.  Zira sosyal barışın sağlanmasında hilim sahibi insanlara büyük görevler düşmektedir. Memleketini ve milletinin değerlerini seven her insan, itidal ve sağduyu çağrısının bir neferi olmalıdır.