Kahrolsun Demekle İsrail Kahrolur mu?

Mehmet Toker
"17 gündür evlere kapandık kaldık, bayramlaşmaya bile gidemedik. Kahretsin!" "İnternetten sipariş verdiğimiz elbiseyi kargo geç getirdi. Kahretsin!" "Tuttuğumuz takım son 10 dakika da şampiyonluğu kaybetti. Kahretsin!" "Dip boyalarımız geldi, kuaförler kapalı. Kahretsin!" "Emeklilere verilen 1100 TL ikramiye az. Niye 1500 olmadı? Kahretsin!" "Küçük esnafa verilen destekler dişimizin kovuğuna bile yetmez. Niye on katı verilmedi? Kahretsin!" "Oturmaktan evde kilo almışız. Spor salonları da kapalı. Bu kilolar nasıl verilecek? Kahretsin!" "Bir kaçamak yapalım dedik. Polis çevirmesine takıldık. 3150 TL ceza yazdılar. Kahretsin!" "Turizm sektöründe çalışanlar aşılanıp, maske takacakmış. Olur mu böyle şey? Kahretsin!" "Nerede o eski bayramlar? Tatile gidemedik. Kahretsin!"  "Şöyle bir konvoy oluşturup, ağız tadıyla şampiyonluk kutlaması bile yapamadık. Kahretsin!"
 
Ne çok kahırlanacak, ne çok lanet okunacak büyük ciddi problemlerimiz var! Kahretsin...!  Duyan duymayanda, evimiz bombalandı, eşimiz çocuklarımız, bebeklerimiz bombardımanda yanarak, parçalanarak şehid oldu zannedecek. Bu arada, Kadir Gecesinden bu tarafa İsrail Terör Örgütü, Filistinli çocukları, kadınları, bombalıyormuş, öldürüyormuş. İsrail'de kahrolsun. Ama Filistinlilerde hak etmiş canım. Zamanında topraklarını satmasalarmış. Şimdi ettiklerinin cezasını çekiyorlarmış. Hem bazı Araplar, Osmanlı'yı arkadan vurmuşmuş. Hak ettiler canım.  Bu arada, İsrailli Teröristler, Mescid-i Aksa'da namaz kılanların üzerine hedef gözetmeden ateş ediyormuş. Onlarca masum insan ölmüş. İsrail de kahrolsun...
 
Filistin Meselesi, 100 yıldır dünya gündeminde, Osmanlı bakiyelerinin özelinde hiç kapanmayan ve Siyonizm düşüncesi yok edilmediği müddetçe de kapanmayacak olan bir yaradır. Gazze'nin, Kudüs'ün yanında olmak için, Filistin'e destek olmak için, Müslüman olmanız, ümmet düşüncesine sahip olmanız, İslam birliğinden yana tavır koymanız falan gerekmez. İnsan olmak, vicdanlı olmak yeter.
 
Filistin Meselesine, nedense hep sloganlaştırılarak bilinçaltımıza çekilen algı operasyonları çerçevesinde bakıyoruz. Bu algı operasyonları, içimizdeki Siyonistlerin, Osmanlı bakiyesi Türkiye ile Filistin-Kudüs arasındaki tarihi, duygusal ve psikolojik bağı kırmak için uydurup köpürttüğü iki tarihi yalandır. Yalanları gerçek gibi kabul ederek Filistin meselesine yaklaşıyoruz. Bunlardan birincisi: "Araplar zamanında topraklarını para için Yahudilere sattılar. Şimdi de faturasını ödüyorlar." Bu söylem Yahudi yayılmacılığını masum göstermek adına ve Arapları, Filistinli Müslümanları, sanki: "para karşılığı vatanlarını satmış ve kendi davalarına ihanet etmiş, bundan dolayı cezalandırılması gereken hainlermiş" gibi bir algı oluşturmak için ortaya atılmış olan büyük bir tarihi yalandır.  Filistin topraklarının Yahudilerin eline geçmesi, Nablus Meydan Muharebesi olarak tarihe geçen ve Yıldırım Ordularının bir kolu olan 7. ordunun, kabul edilemez bir şekilde, sağında ve solunda bulunan 8. ve 4. ordulara haber vermeden ani bir sûrette geriye çekilip, İngiliz kuvvetlerinin 8. ve 4. orduyu arkadan kuşatarak imha etmesi ve 75000 civarında askerin 360 top ve ağır silahlarla beraber İngilizlere esir olup Filistin-Suriye cephesi'nin çökmesiyle başlamıştır. Bu geri çekilme ve neticesinde oluşan hezimet, Osmanlı'yı, Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalamak zorunda bırakmıştır. Filistin cephesini 7. Ordu'nun ric'areti ile kolaylıkla geçen İngilizler; Ürdün, Lübnan, Şam, Halep, Humus, Hama, Antep'e kadar olan bütün bölgeleri ele geçirmiş, daha sonra Balfour Deklarasyonu ve akabinde Sykes-Picot  Antlaşması'yla Osmanlı'nın bu toprakları Lübnan, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri olarak parçalara bölünmüş ve yaklaşık 30 yıl süresi ile İngilizlerin kontrolünde kalmıştır. İngilizler, Filistin, Lübnan ve Ürdün topraklarını kontrol ettikleri yaklaşık 30 yıl süresince Yahudi yerleşimcilere toprak sağlayıp, Avrupa'daki Osmanlı topraklarındaki Yahudilerin Kudüs ve civarına yerleşmesi için Siyonistlerle işbirliği yaparak, propagandalarla teşvik etmişlerdir. 1909'dan 1918'e kadar olan sürede bugünkü Filistin topraklarına, 55 bin civarında Yahudi göç etmişken, 30 yılın sonunda yani 1948'de İsrail Terör Devleti kurulurken bu sayı 650 bine dayanmıştır. 55 bin Yahudi sadece toprakların yüzde 2'sinde meskun iken, 30 yılın sonunda bu oran neredeyse 5 kat artmıştır. Yahudiler bu toprakları, işgalci İngiliz hükümetinden ve İngilizler tarafından Filistin dışına Lübnan, Ürdün, Suriye ya da Güney ve Orta Amerika ülkelerine sürgüne gönderilen toprak sahiplerinden almışlardır. 1918'den 1925'e kadar Filistin valiliği yapmış İngiliz diplomat Herbert Samuel bir yahudidir. Herbert Samuel, Filistin Toprakları üzerindeki Osmanlı kanunlarını kaldırmış, yerine Siyonizm projesini destekleyen ve Yahudilerin Kudüs ve civarından toprak sahibi olabilmesini sağlayan yeni kanunları İngiliz hükümeti adına çıkarmıştır. Dolayısıyla 1918'den 1948'de kadar geçen 30 yıllık süre İngiliz hükümeti paravan olarak kullanılarak Yahudilerin İngiliz silahlarının gölgesinde Filistin'e yerleşmiş olduğu yıllardır. Fakat yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Osmanlı bakiyesi Türk Milletinin, 400 yıl boyunca adaletle yönetmiş oldukları üç harem ile ilgili psikolojik ve duygusal bağlarını kesmek ve İslam Birliği düşüncesinin yeniden yükselişini engellemek için, bu yalanı, her fırsatta köpürterek söyleyegelmişlerdir.
 
İkincisi: Şerif Hüseyin figürü kullanılarak bazı Arapların, Osmanlı'ya ihanet edip arkadan vurdukları yalanıdır. 7. Orduyu ani bir kararla ta Halep'e kadar ric'at ettiren Şerif Hüseyin değildir. Kut'ül Amare'de İngilizlere karşı büyük bir zafer kazanan Halil Kut Paşa'nın Türkiye'ye girişini yasaklayan, Araplar veya Şerif Hüseyin değildir. Çanakkale'de bize karşı savaşanlar Araplar veya Şerif Hüseyin'in adamları değildir. Kaldı ki, Şerif Hüseyin'in veya Suud ailesinin kökenlerinin Necid Bölgesine yerleşen Anezi'lere kadar dayandığını bildiğimiz zaman İngilizlerle işbirliği yaparak savaştan çekilenlerinde Arap/Müslümanlar olmadığı tarihi bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Filistin Meselesini sağlıklı bir şekilde anlayabilmek için, tarihi kutsayarak tabulaştırmak ve gerek Siyonistlerin, gerek İngilizlerin ya da İngiliz hayranlığı ile eziklik psikolojisi içerisinde hareket edenlerin, kendilerini aklamak için yapmış oldukları algı operasyonlarına kanmamamız gerekir.
 
Filistin Meselesi, ilk sırada Müslümanların meselesi olmakla beraber; hangi dine inanırsa inansın, velev ki hiçbir dine inanmadığını iddia eden ateist bile olsun, insan olan, vicdanı olan herkesin birinci sorunu olmadan çözülemez. Kendimizi,  bayram ziyareti esnasında İsrail bombardımanı ile beş çocuğundan dördünü ve eşini şehit vermiş, 5 aylık yaralı bebeği ile baş başa kalmış, Filistinli Baba'nın yerine koymadan İsrail kahrolmaz. Bayramlık giymesi gerekirken kefen giyen, fosfor bombalarıyla, misket bombalarıyla, gaz bombalarıyla katledilen bebeklerin, çocukların acısı birinci meselemiz ve birinci gündemimiz olmadan İsrail kahrolmaz. Mescid-i Aksa'da teravih namazı kılarken, Siyonist İsraillilerin attığı bombalar, açtığı ateşlerle hayatını kaybeden masum insanların acısı hayatımızda birinci gündem maddesi olmadan İsrail kahrolmaz. 
 
Filistin Meselesi, siyasi ya da askeri bir mesele olmaktan çıkıp bugün tamamen insani, vicdani bir meseleye dönüşmüştür. İnsanlığın vicdanında ve zihninde parçalanmış vücutları beyaz kefenlere sarılmış yan yana dizilmiş, onlarca katledilmiş masum çocuğun görüntüsü, kıyıya vuran bir balina kadar, kontrolsüz ağlara takılmış bir fok kadar, gündemimizde yer etmiyorsa; gözümüzü kapatarak, kulaklarımızı tıkayarak birtakım algı operasyonlarının arkasına sığınarak vicdanımıza rahatlatamayız.  Filistin Davasına, hâlâ Arapların siyasi bir sorunu gibi şaşı bir gözle bakmak ya da "bizi neden ilgilendiriyor?" gibi vicdanımızı rahatlatmak için kaçamak yollara başvurmak insani sorumluluğumuzu ortadan kaldırmayacaktır. Kaldı ki; Türkiye'de yaşayan, -her ne kadar inkar ederse etsin- tüm insanların gözünde Osmanlı bakiyesi, Osmanlı torunu olarak nitelendirilen her bir vatandaşımızı vicdanen rahatsız etmeli ve bir aksiyon ortaya koymak için harekete geçirmelidir. Dünya insanlığının kalbinden sökülüp alınan îsâr  ve merhamet duygusu, yeniden bizim ellerimizle insanlığın kalbine inşa edilmeden, dünya üzerindeki mazlumların çığlıkları, petrol ya da ütopik hayaller neticesinde akıtılan kanları ve gözyaşları durmayacaktır. Kahrolsun İsrail demekle Siyonizm ve İsrail kahrolmayacaktır.
 
İsrail Terör Örgütü  ve Siyonist Düşünce son 100 yıldır hem Filistin'de hem de dünyanın pek çok noktasında katliamlar ve soykırımlar yapmaktadır. Ancak medya gücü ve algı operasyonları ile sanki Yahudiler mağdurmuş gibi de bir hava estirmektedir. Dünya üzerinde akan kan ve gözyaşının durması, mazlumların insanca ve özgürce yaşayabilmesi, zalimlerin hak ettiği cezayı alması adına, insanlığı aydınlatabilmek adına, kendimizi yakmayı göze aldığımız gün, Siyonist İsrail kahrolacaktır ve kaybedecektir. Yoksa Siyonistlerin peşinde koştuğu ve tüm insanlığı ateşe atmaktan çekinmediği ütopik Siyonizm felsefesi (Arz-ı Mev'ud) tüm insanlığı yakacak bir yangına dönüşecektir. Yangını söndürmenin etkili yollarından birinin de; "karşı ateş" olduğunu bilmemiz ve uygulamamız gerekmektedir.