Kalbime dönmeliyim, daha çok kalbime…

İbrahim Çolak
Dilimize geleni söylemiyorsak…
Ya hesabımızı Allah’a havale etmişizdir ve Allah’a havale edilen hesaba tekrar dönülmez.
Ya da bir hinliğimiz, bir riyakârlığımız, bir hesabımız vardır.
Yani, susmak ahlak olduğu gibi ahlaksızlık da olabilir.

***

Canımızı yakacağı belli olan insanları “daha bir özel” seviyor oluşumuzun kökeninde –kendi adıma bana acı, sıkıntı verecek insanları hiç sevemedim- ne yatıyor, bunu, bu duyguyu merak eder dururum. Nihat Genç’in “köpekleşme” diye tarif ettiği mi acaba? Küçümsendiğimiz, aşağılandığımız insanlara karşı kuyruk sallamaya devam ediyor oluşumuz yalnızca sevgiyle izah edilemez sanıyorum. Sevgimizi ispat etmeye çalışmak da zaaf değil midir? Yetersizlik hissedenler insanlar kendini savunur ve bir şeyleri izah eder dururlar. Kendini yeterli görmeyen, kendini sevmeyen insanlar bir başkasını hastalıklı bir şekilde severek kendilerini tatmin ediyorlar sanırım.

***

Öyle çabuk mesut olmak yok. Karşılacağımız bir sürü zorluk var. Bizleri bekleyen birçok felaketi atlatmamız icap ediyor. Tortusuna kadar içmek zorunda kalacağımız o sıkıntılı ve ıstırap dolu günlerin dolu olduğu şişeden daha bir yudum içmedik. Mütevazı olmak iyidir!

Bahane ve şikâyet hastalığı diye bir hastalık adı yok sanırım.
Yok, çünkü hemen hepimiz bu hastalığın pençesindeyiz.
Oysa hastalık dediğimiz bizde değil başkalarında olan ve bizi alttan alta memnun kılan bir durumun adıdır.

 

Onun karşısındakini arkadaşlığa çağıran, vaat dolu bir gülümseyişi vardı. Önce insan, sonra dost, sonra genel müdürdü.

Muhakkak ki her olayda Rabbimizin bize bir söylediği vardır. Bunu anlamak, anlamlandırmak, bizim vicdanımıza, kalbimize ve imanımıza kalır. Sıkıntılar, sınıf geçmemiz içindir, soruyu sorandan -kaderimizin sahibi olan Rabbimizden- şikâyet edemeyiz. Yaşadığımız dert, sıkıntı, ıstırap, acı ve ihanetlerden daha iyi bir insan, daha güzel bir kul olarak çıkmaya çalışmalıyız, kırmadan, dökmeden ve asi olmadan. Gönlümüzün sıkıştığı ve hatta aldığımız nefesi hazmetmekte zorlandığımız zamanlar olabilir. Ancak unutmayalım ki hüzün ile mutluluk birbirlerine nöbet devrederler: hüzün gider mutluluk, mutluluk gider hüzün gelir. Yani bu günler geçer,  geçecektir, işte asıl mesele bizim bu günleri nasıl ve hangi ruh haliyle geçirdiğimizdir. Rabbimiz sabredenlere ve şükredenlere mükâfat vaat etmiştir. Rahat ve keyfe keder bir durumda, bütün söylediklerimiz söyleyip, elimizden geleni yaptıktan sonra “sabrediyorum” demek kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Sabır; feragat etmek, fedakârlık göstermek, merhameti unutmamak, dua etmek ve yalnızca Allah’ın rızasını gözeten incelikli bir eylemdir. İnsanlar bilmez, unutur, görmez. İnsan nankördür Rabbine, kaderine ve birbirine! İnanan ve teslim olan için mesele şudur: şeksiz şüphesiz, her söylediğimizin ve yaptığımızın kaydını tutan bir Rabbimiz var. Asıl ve muteber olan kayıtta budur. Ötesi yoktur!

***

Gönlümüze yuva yapmasına izin verdiklerimiz kulumuz, kölemiz, malımız, esirimiz değildir.
Gönlümüze yuva yapmasına izin verdiklerimizden baştan söz istemeyelim.

İnsan sevdiğinden söz istemez, sevgide söz vermek olmaz; güven olur, vefa olur, sadakat olur, özveri olur, sabır olur ancak "söz" vermek olmaz. Söz isteyen korkuyordur ve korkunun ecele faydası olmadığı kanıtlanmıştır.

***

Belki otuz kırk yıl var, rahmetli anacığımla semt pazarına gider, çuvallar dolusu beyaz lahana alırdık, anacığım daha çok iki çeşit turşu yapardı; beyaz lahana ve fasulye. Bir gün yine çuvallar dolusu beyaz lahana alıp eve gelmiştik, o günün akşamı; anacığımla, doğum evine gitmiştik, “çiçeklerin ecesi” olan kız kardeşim doğumu için.

Babam, alnında ter, omuzlarında adamlık taşırdı. Annem, akasya çiçeği kokardı.
Bütün ölmüşlerimize rahmet olsun. Âmin! 
Ölmüşlerini unutan kendini de unutmuştur.

 

Kalbime dönmeliyim, daha çok kalbime…

***

Kadınlar… Erkekler… Bu kelimelerle başlayan cümlelere, bu kelimelerle başlayan konuşmalara kulaklarımı içeriden tıkıyorum. Kabul, kadına ve erkeğe dair kalıplarımız var ve hep de olacaktır. Ancak toptan kabul ile toptan ret etmenin manasızlığına inanıyorum.

“Sen sevmeyi bilmiyorsun…” Su vardır, derinliği bir metredir, su vardır derinliği on metre. On metre derinliği olana bakarak, diğerine su değildir diyemeyiz. Her insan derinliği kadar sever. Kimse kimsenin kalbi ve sevgisi için ahkâm kesmesin!