KALKINMANIN EĞİTİM İLE ANLAŞILMASI

Necmettin Şimşek

Geçen haftadan devam etmemiz gerektiğini düşündüm. Seçim süreci ve ekonomi süreçten çok fazla etkilendi. 23 Nisan kutlamalarında da gözüktüğü gibi bazı gençler eğitimi yurtdışında yapmak, başka ülkelere katkı sağlamak istiyor. Ülkemizin teknolojik olarak ilerlemesi ve ekonomimizin düzelmesi için gençlere sahip çıkmalıyız.

Eğitim, kalkınmadan sonra madden elde edilecek bir lüks değildir; kalkınmanın bütünleyicisi, zorunlu ve ayrılmaz bir parçasıdır.

Ülkelerden bir kısmının, diğerlerinden tamamen farklı bir ekonomik, sosyal ve siyasal bir düzen içinde olduğunu görüyoruz. Bu ülkelerde yaşamlarını sürdüren insanların yaşama biçimleri, ekonomik görünümleri, kültür ve eğitim durumları diğer ülkelerde yaşayan insanlarınkinden farklı özellikler göstermektedir.

Kalkınmış-kalkınmamış, gelişmiş-gelişmemiş ya da gelişmekte olan, batılı-doğulu, zengin-fakir gibi çeşitli adlarla birbirinden ayırmaktadırlar.

Bu kavramlar kadar yaygın ve bunlarla ilgili olan kalkınma, plan, demokrasi gibi kavramlar da sık sık duyulan, kullanılan sözler arasındadır. Eğitim sadece, hayati önem taşıyan sosyal bir hizmet olduğu için değil ki gerçekte böyledir aynı zamanda iyi bir yatırım olduğu için yapılmaktadır.

Ekonomideki önemli bir ayırım, yatırım ve tüketim kavramları arasında yapılmaktadır. Sınırları her zaman net olmamakla beraber tüm harcamalar, yatırım veya tüketim harcamaları olarak sınıflandırılabilir. Tüketim, doğrudan doğruya fakat kısa süreli yararları sağlayan mal ve hizmetlerin satın alınması veya kullanımı anlamına gelir. Diğer taraftan yatırım, uzun vadede yarar sağlayan değerlerin elde edilmesi anlamını taşımaktadır.

Eğitimin dışsal yararlan, öğrenci ve aile gibi karar vericiler tarafından elde edilen özel yararların üzerindeki ve ötesindeki topluma dönük yararlarıdır. Bu yararlar, eğitim nedeni ile artan kazanç biçiminde ortaya çıkan parasal ve parasal olmayan yararların ötesindedir. Örneğin, demokratik kurumların işlediği bir toplum, kişilerin yaşama ilişkin doyumlarını ve bu kişilerle ilgili özgürlüklerini, düşük suç oranlarını, daha fazla kitabı, daha fazla gazeteyi ve daha fazla yazılmış eseri içerir. Ekonomi ve ona dayalı piyasalar, bireylerin matematiksel okur-yazarlık, uyum ve anlayış düzeyleri yüksek olduğunda daha iyi işler. Eğitimden kaynaklanan kazanç artışları sadece kişisel yararlar sağlamaz. Aynı zamanda, kamu hizmetleri için yapılan ödemeleri de artırarak toplumsal yararlar sağlar ve kamu refah maliyetlerini düşürür.

Nadir olmakla birlikte, daha yetenekli suçluları da ortaya çıkabilmektedir. Örneğin bilgisayar yolu ile banka dolandırmak, üst düzey yöneticilerin yaptığı yolsuzluklar gibi münferit olaylardır.

Kalkınmaya farklı kapsamda anlamlar yüklenmekte ve değişik açılardan tanımı yapılmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin siyasal liderleri, kalkınmaktan söz ettikleri zaman genellikle ekonomik kalkınmayı kastederler. Ekonomistler de genellikle kalkınma sözüyle ekonomik büyüme sözünü eş anlamda kullanırlar. Böylece, bunlar, kalkınmayı kişi basma düşen yıllık milli gelir ve G.S.M.H. gibi ekonomik göstergelerin artışı olarak görmektedirler. Oysa kalkınmaya oldukça geniş bir açıdan bakmak gerekir. Yalnızca insanların maddi gereksinmeleriyle ilgili olmayıp, onların toplumsal koşullarının geliştirilmesi ve umutlarının gerçekleştirilmesiyle de ilgilidir. Az gelişmiş ülkelerde, diplomatik bir yaklaşımla yaram dünden farklı olması gerektiğini; değişimin gerçekleşebileceğini, durum umut verici olduğunu anlatarak gelişmeyi hareketlendiren, eğitimin kendisinden başka bir şey değildir.

Böylece, okur-yazarlık oranı, ilk, orta ve yüksek öğretimde olma oranı, eğitim teknolojisinin yaygınlık derecesi, eğitim düzeyin yükseltilmesi, bütün toplumsal, ekonomik, yönetimsel ve siyasal gelişmeler kısaca kalkınma için bir ön şart olarak düşünülmektedir. Başka bir ifadeyle, başarılı kalkınma süreci, bir toplumu değişim bilincine kavuşturmaya dayanır. Eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, sanayi, tarım, şehir planlaması ve kırsal alanlar bu değişimin kapsamına girmektedir. Böylece, kalkınmakta olan ülkeler, bugün yoğun bir değişim çabasına girmiş bulunmaktadır. Değişim bilincine kavuşmanın ilk adımı da eğitimdir.

Ekonomik büyümenin çoğu, toprak, iş ve sermayeye ilişkin yarınlarla açıklanır. Fakat ekonomik büyüme, aslında, bu geleneksel öğelerin katkısının ötesinde başka öğelerle de ilgilidir. Bunların bir bölümü de eğitim yoluyla sağlanan bilgi, beceri ve üretkenliği artırıcı yatırımın ürünüdür. Bu nedenle insanın en iyi ve verimli yatırımlarından biri kendisine, insana yaptığı yatırımdır; yani eğitimdir.

Eğer insanı, teknolojinin ilerlemesini izlemeye hazırlamıyorsak bir felakete koşuyoruz demektir. Giderek büyüyen bir modern ekonomi, mali kayıtları tutabilmek, plan ve projeleri anlayabilmek, mal ve hizmetlerin üretim ve dağıtımıyla ilgili benzer işlemleri yerine getirmek için daha çok, okur ve yazar insana gereksinim duyar. Kişi başına düşen gelir düzeyinin yükselmesi daha yüksek bilimsel ve teknolojik düzeye bağlıdır. Bu da araştırmaları yürütecek ve bunların teknolojik adaptasyonunu gerçekleştirecek çok sayıda bili m adamı, teknisyen ve mühendisin yetiştirilmesini gerektirir.

Ekonomistlerin gayri safi milli hasılada, kişi basma düşen milli gelirde, sanayileşmede artış olarak tanımladıkları ekonomik büyüme gerçekte, yeni bilimsel bilgilerin birikimi ve bu bilgilerin teknolojide uygulanmasından ibarettir.

Geri kalmış ülkelerin liderleri, toplumlarını, geri kalmışlığın çemberinden kurtararak çağdaş uygarlığın nimetlerine ulaştırabilmek için kalkınma çabalarına, yani değişmeye zorlamaktadır. Bu sonulların çözümü ise; toplumsal ve ekonomik kalkınmaya verilecek önemde yatmaktadır. Ancak, kalkınma planları yapacak kişileri yetiştirmedikçe ve bu planların başarıya ulaşması için halkı iş birliği ruhu ile eğitmedikçe, hiçbir kalkınma planı gerçekleşmeyecektir. Çünkü eğitim, bireylerin ilgisini geliştirerek görüşlerinde esneklik sağlar, meslek dağılımında olumlu bir hareketlilik yaratır ve kalkınma planlarının uygulanmasında halkın katkısını hızlandırır.

Kalkınma bir davranış değiştirme sorunudur. Çünkü, kalkınma davranışlarının rasyonelleşmesini gerektirir. Rasyonel davranışlar, kafalarda ihtilal denebilecek bir değişme yapılması ile sağlanır. Bunun için de gelişmeye açık kafalar gerekir. Çağdaşlığa ulaşma süreci, genel anlamıyla gelişme süreci, insanın amaçlarım gerçekleştirmesi için zihninde ve kişiliğinde oluşan köklü değişiklikleri içerir. Eğitim; insanlarda ve toplumlarda böylesi bir değişimin veya gelişmenin en etkin aracıdır

SONUÇ OLARAK;

Bir ülkenin gelişmesi her şeyden önce kendi insanının ilerlemesine bağlıdır. İnsan gelişmedikçe, maddi, ekonomik, politik ya da kültürel yönden ülke daha fazla gelişim gösteremez. Az gelişmiş ülkelerin çoğunun temel problemleri doğal kaynakların kıtlığı değil, kendi insan kaynaklarının az gelişmiş olmasıdır. Bu nedenle ülkenin birinci görevi insan gücü kaynaklarını desteklemek ve geliştirmektir. Geçici gündemlerden kurtulup daha çok çalışmalıyız.