KAOS SEVİCİLER

Prof. Dr. Fatih Mehmet Öcal

Gelişmiş batılı ülkelerden bir kaçı özellikle son çeyrek yıldır, kendileri açısından bakıldığında belki haklı olabilirler düşüncesini de göz ardı etmemek kaydıyla, açıkça dünya üzerinde adeta satranç oynar gibi, kaos mühendisliğine girişmişlerdir. ABD, İngiltere, Almanya’nın önderlik yaptığı ve çıkarı olan ülkelerin bunların kuyruğuna takıldıkları, gelişmiş ülkelerim çıkarlarının öncelikle sağlanması üzerine kurulu, bir dünya denklemi kurulmaya çalışılmaktadır. Bunun sağlanması için ekonomik, siyasi, sosyal, jeopolitik ve askeri risklerin ortaya çıkması, söz konusu ülkelerin müdahalelerde bulunmasına yönelik mantıklı nedenleri oluşturmaktadır. Şayet müdahale yapmalarını gerektiren bir konu bulunmadığında ise, önce çeşitli sebepler icat edip dünya kamuoyunu, tekellerindeki yazılı ve görsel medya gücünü kullanmak suretiyle ikna ederek, emellerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Gelişmelere biraz derinlemesine bakıldığında, olayların patlak verdiği, savaş ve terör ortamlarının meydana geldiği yerlerin ilk dikkat çeken özelliği petrol yatakları bakımından zengin olmaları, ikincisi halkların çoğunluğunun Müslümanların yaşadığı bölgeler olması ve üçüncüsü ise orta ve uzun dönemde kendi çıkarlarını gerçekleştirmelerine sorun çıkarabilecek potansiyele sahip Türkiye, Rusya ve İran gibi ülkelerde, suni siyasi ve sosyal sorunlar ortaya çıkararak, iktisadi büyümelerini engellemeye çalışmalarıdır. Bu ülkelerden İran’ı, teokratik ve dünya barışını tehdit edecek nükleer silah sistemine sahip bir ülke olmakla dünyaya tanıtmaya çalışmaktadır. Halbuki başta ABD olmak üzere bir çok batı ülkesi nükleer silaha sahiptirler, hatta israil bile. Başını yine ABD’nin çektiği batılı ülkeler (İngiltere, Fransa, Almanya) Putin’in Rusya’yı, Erdoğan’ın ise Türkiye’yi baskı rejimiyle yönettiğine dünyayı inandırmaya çalışmaktadırlar. Fakat artı Rusya ile uğraşılmasının nedeninin; sahip olduğu devasa petrol ve doğal gaz yataklarıyla Avrupa’nın ihtiyacının sağlanması bakımından kilit ülke rolü oynayabilmesi ve karşı müdahale kapasitesi bakımından elinin güçlü olmasından kaynaklandığını herkes bilmektedir.

          Malum ülkelerin ülkemiz üzerinde, Suriye kaynaklı otorite boşluğunu bahane ederek güney sınırlarımızın güvenliğini sarsacak düzeyde terör örgütlerini açıkça desteklemeleri, sınırlarımız içinde ise yaklaşan başkanlık seçimlerini kullanarak kendi çıkarlarına gelecek şekilde parti ve aday üzerinden manipülasyonlara girişmelerinin temeline inildiğinde, aslında konunun başkanlık seçimleri olmadığı açıktır. Burada Türkiye’nin bir çok yönden saldırılara uğramasının nedeni madalyonun diğer yanından bakıldığında, batılı ülkelerin Türkiye’nin bin yıllık imparatorluk geçmişinden, Orta Doğu’da ve Türki Cumhuriyetler üzerinde lider ülke olarak öne çıkması korkularının dışa yansımasından başka bir şey değildir. Bu batılı ülkelerde dahil olmak üzere, herkes tarafından doğruluğundan asla şüphe edilemeyecek bir gerçektir. Bu olgu ortadayken, Türkiye’nin iktisadi, siyasi, sosyal ve toplumsal istikrara kavuşmasını önlemek için önüne engellerin konulmaya devam edeceğini anlamak, güç olmasa gerektir. Siyasi görüşümüz, dünyaya bakış açımız ve yaşam felsefemiz ne olursa olsun, her bir fert olarak ülkemizle ilgili ekonomi, siyasi ve toplumsal tüm olayları enine boyuna incelemeli, büyük resmi iyi ve doğru okumalıyız.  Batılılar için hangi kişi veya hangi partinin ülkemizi yönetmesinin hiç ama hiçbir önemi yoktur. Batılılar için önemli olan kendi çıkarlarını maksimize etmek için, dediklerinden dışarı çıkmayacak kişi ve hükümetlerin iş başına gelmesidir. Ayrıca özellikle ABD tekelindeki uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından biri olan Standard&Poor's (S&P) tarafından Türkiye’nin yabancı para cinsinden kredi notu BB’den BB-’ye, yerli para cinsinden notu BB+’dan BB’ye düşürüldü, görünümü ise “durağan” olarak açıklandı. Kredi notunun düşürülmesinin gerekçeleri ise; Türkiye’nin makro ekonomik dengesizliklerinin artması, enflasyonun düşürülememesi, TL’nin değerindeki düşüşün ve ekonominin genelinde volatilitenin önlenememesi, ekonominin aşırı ısınması, özel sektörün borç miktarının yükselerek riskli duruma gelmesi şeklinde sayılabilir. S&P’nin yukarıdaki söylediklerinde doğruluk payı yok değil, ancak Türkiye ile ilgili önceki dönemlerdeki iyi niyetli olmayan not değerlendirmeleri bilindiğinden şüpheli yaklaşılmasında fayda vardır. Tabi ki ülkemizin siyasi ve ekonomi kurmayları da gereken dersi çıkarıp, yapısal sorunlara yapısal çözümler üretmelidirler. Ülkemiz içindeki ve dışındaki kaostan beslenenlere fırsat vermemek adına.  

          Soru: Üretim faktörlerinin tam istihdam koşullarında kullanımı büyüme için yeterli midir? Neden?

          Sözün Gözü: Kibir güçsüzlüğün ilanıdır.