Kapı

Hakan Bahçeci

Ceketini aldı, attı omzuna, anahtarları kontrol etti, her zamanki yerinde sol yanında buldu ve çıkarıp fırlattı boşluğa. Kapıyı açtı, son kez baktı evin içine, tüm tarihini, tüm anılarını ve yaşanmamışlıklarını geçirdi gözünün önünden. Kendini yükledi sırtına, hüznünü yükledi, adımını atınca dışarı son bir damla gözyaşı düştü eşiğe, kapıyı kapattı ve yürüdü…

            Bu kapıyı kaç kez kapatıp açmıştı ve kaç kez dönmek için çıkmıştı kapıdan. Koluna dokunmadığı bir gün var mı idi acaba, akşama elinde iki ekmek, birkaç paket ile döneceğini bile bile ve bu bilme halinden hiç tereddüt etmeden, ömrünün kaç vaktini vermişti bu kapının önünde. İşte şimdi belki dönmemek üzere ayrılırken kapının önünden bir başka kapının önüne gitmeye mecbur olduğunun bilincinde olmayacak mı?

            Ne çok uğurlandı bu kapıdan ve ne çok el salladı gidenlerin ardından. Babasını hatırladı, onu son kez uğurlarken bu kapıdan, annesinin bacakları arasından babasına el sallamıştı. Gür bıyıklı,  gözlüklü o koskocaman adam yüzünü türlü şekillere sokmuş ve güldürmeyi başarmıştı o minik elin sahibini. Oysa o, neden bir babanın çocuğunu bırakıp gittiğini, “ekmek parası” denen şeyin neden çocuklarla babasını ayırdığını anlamaya çalışmadan, korkarak uğurlamıştı babasını ve nereden bilirdi bu el sallayışın son olacağını. Aynı kapıyı, her zamanki akşam ezanı vaktinde bir polis çalmış ve annesi ne kadar çok ağlamıştı.

Hangi yaşam bir kapıdan geçmiş değildir ve hangi kapı bir hayata açılmış değildir? Kapının arkasında kalan mı kapatmaya mecbur kaldı kapıyı, çekip giden mi çarpıp çıktı kapıyı? Acaba dedi adam pencereler neden hep masum bir beklemenin ışığı oluyor da kapılar öfkemizin kurbanı?

Kapının soğuk yüzüne baktı, eski, ahşaptan mamul, rengi solmuş tahta kapı… “Neden şimdi bu kadar soğuk ve neden bu kadar uzak bana” diye geçirdi içinden. Oysa “kapının önüne çıkmak” çocukluğunun en büyük hevesiydi ve kapı önü ancak bu kapının önüydü. Alnına götürdü elini, küçük bir yara izi, işte bu kapının eşiğine takılıp düşmüştü de nasıl ağlamış ve nasıl kanamıştı alnı. Kaç gün, kaç ay ve hatta kaç yıl uzak kalsa da bu evden, önüne dönüp geldiğinde, ona kapıyı açacak birinin olduğunu bilmek ve o birini görmek için önce bu kapıyı görmek lüzumunu bilmek ne büyük bahtiyarlık…

Hayat ne zormuş anne ve ne kötüymüş insanlar… Kaçıp geldiği zaman hayatın o kirli yüzünden kapıyı açanın hep annesi olsun istemişti. Koşar, ağlar, öfkelenir ve yine bu kapıya döner, kapının önünde gözyaşlarını siler, yumruklarıyla kapıyı döver ve kapının açılmasını bekler. Kapı açılsın yeter, biri onu içeriye alsın ve hemen kapıyı kapatsın.

Kapının kendini ve sevdiklerini koruduğuna olan inancı hiç bitmedi insanın. Kapı kapalı ise dışarısı dokunamaz gibi gelirdi ona. Korunmuş, gizlenmiş bir sıcaklığın son kalesi o kapıdır besbelli. Açıksa bir kapı ters giden bir şeyler var demektir ya da “buyurun, misafirimiz olun” demek… Bir kapıdan başka, kim konuşur böyle acaba?

Ayrılamadı kapının önünden, uzun ve dikkatli baktı, yıllarca girip çıktığı bu kapıya, uğurlandığı zamanlar dışında hiç dönmedi sırtını bu kapıya. Kapısına sırtını dönmemeli insan, diye geçirdi aklından. Seni bekleyen bir çift gözün, iki masum yürek, seven bir kalp yoksa belki kapı da açılmak istemeyecek. Şimdi Paşam, bilirsin sen, varlığınla neşe doluyorsa bir oda bir ev bir yuva, her kapı açılır hürmet ve edayla. Oysa dönebileceğin ve gidebileceğin bir kapın yoksa ne bedbaht bir gece seni bekliyor, anlasana.

Elini kapının üzerine koydu, yüreğini dinler gibi. Hüzünlü bir ressam çizdi hemen resmini; kapıda durup el sallayan bir çocuk ve giden adamın uzaklaşan ufalan bedeni…