KİRAZ DUDAKLI BALTANIN ÖPÜCÜĞÜ

Sezai Keskin

Cinayet, hırsızlık kapkaç, ırza tecavüz, gaspçılık, yankesicilik, dolandırıcılık vs. suçlar tutması imkansız bir kartopu haline geldi.
İstatistikler çaresiz…
Akşam, Melike Hatun Çarşısı, Konya…25 yaşlarında bir serseri telefonla görüştüğüm sırada yanıma yaklaşıp benden cep telefonumu istedi.

-    Sebep?
-    Eve telefon açacağım..
-    Git, karşıdaki bakkaldan ara, dedim.
-    Bana telefonunu vermezsen, seni bıçaklarım diye tehdit etti.
-    Durma, işi bitir.
      Uzun bir süre baktı, yemedi…bana küfürler savurup uzaklaştı. Ayrılırken köşe başında gözcülük yapan diğeri ile yola devam etti. Konya’da son durum bu. İt sürüleri kanser gibi her yeri sardı. Eşkiya ortalıkta  kol geziyor. Suç çığ gibi üzerimize doğru geliyor. Bu çığın altında kalan binlerce kişi maddi ve manevi kayıpları yaşamaktadır. Türkiye’de hırsızlık, gasp, yankesicilik suçlarının önüne geçmenin tek yolu meydanlarda kesilecek yirmi tane ele bağlı. Onuncu, yirminci, otuzuncu, kırkıncı, ellinci hırsızlık sabıkası olanlar var. Demek ki hapishaneler çare değil. Çare ne; kiraz dudaklı bir baltanın tatlı öpücüğü. Elini keseceksin. Gerisi laf-ü güzaf. Bu iş artık eğitimle falan olacak safhadan çıkmış vahim bir canavara dönüşmüştür.

624 yıllık Osmanlı Döneminde sadece 22 kol kesildiğini biliyor muydunuz? Kafa kesme, gövdeyi parçalara ayırma, yırtıcı kuşlara parçalatma, ağza taş tıkama, güneşte bırakma, boğma, ateşte yakmak, deri yüzme, filin ayakları altında ezdirme gibi cezalar Türklerin İslam’ı kabulden önceki geleneklerindendir. Kazık, çengel, burun, kulak, dil kesme gibi cezaların da buradan Osmanlılara geldiği düşünülebilir. Fatih Sultan ve Kanuni Sultan Kanunnamesinde, cerime, siyaseten salb “asma”, “çomak urma”, “çomaklama”, suçlunun alnını “dağ etme” (pezevenklik suçlarında), el kesme, kollara bıçak sokup gezdirme, sürülme, kat-ı uzuv (organ kesme, kırma), teşhir kasâme gibi cezalar bulunmaktadır. İslam hukukunda hırsıza uygulanacak el kesme cezası ile ilgili hüküm Kuran-ı Kerim’de şöyle ifade etmektedir.’’Erkek ve kadın hırsızın, irtikab ettikleri şeye karşı bir ceza ve Allah’tan ibret olmak üzere ellerini kesin. ‘’ (El-Maide, 38-39) İnsanın yaratılışından günümüze kadar olan dönemde, suçta onunla birlikte var olmuştur. Asayiş, suç ve ceza kavramları insanlık tarihi boyunca toplumları meşgul ederken, hem dini hem de dünyevi kaidelerin vazgeçilmez saikidir. Suçların halihazırda yürürlükte olan kanunlar ve uygulanan cezalarla önleneceğine inanmıyorum. Toplumların yapısına, refah durumuna, dini inanç, gelenek ve göreneklerine göre güvenlik sorunlarının niteliği değişmekle birlikte, suç olgusu Kabil’in Habil’i öldürmesiyle başlayan ve günümüze kadar uzanan haliyle çeşitlenerek ama kategorize edilebilir bir biçimde devam etmiştir. Devlet, asayişi sağlamak ve halkının can ve mal güvenliğini korumak amacı ile kanun koymaya, bu kanunlar çerçevesinde suç saydığı fiilleri işleyenleri yargılamaya ve cebren cezalandırmaya yetkilidir. Suçluları cezalandırmak yüzyıllar önce yalnızca “kötülüğe karşı koymak” maksadı ile gerçekleştirilirdi. Ancak ilerleyen zaman suç ve ceza bilimi olan “kriminoloji”yi ortaya çıkarmıştır.

Bu bilim suçu, suçluyu ve cezayı incelemekte ve toplumda suçun nasıl engellenebileceğini araştırarak toplumsal huzurun kurulmasına yardımcı olmaktadır. Kesin olan bir şey vardır ki bu da cezanın suça göre belirlenmesi gerektiğidir. Eğer bir ceza caydırıcı özelliğini kaybetmişse suçlu hapishanede ıslah olmuyorsa,  topluma kazandırılması imkânsız ise çare; kiraz dudaklı baltanın tatlı öpücüğüdür. Baltanın nane kokulu nefesi, kokusuyla cilde serinlik hissi verirken ayni zamanda nemlendiriyor. Kızıl dudakları, sevgilileriyle farklı meydanlarda buluşuyor. Örneğin bakkaldan ekmek çalan bir çocuk henüz gelişimini tamamlamamıştır ve bu çocuğun infazı topluma fayda sağlamaz. Verilecek uygun cezalarla bu çocuk zaman içerisinde düzeltilebilir ve topluma kazandırılabilir. Ancak kriminolojide “doğuştan suçlu” olarak tabir edilen kişiler vardır ki bunların düzeltilmesi olanaksızdır. Bunlar sapık ruhlu suç makineleridir. Herhangi bir sebep bulunmasa dahi suç işlerler. Günümüzde, suç işleyen kişiye verilen en bilinir ceza "hapis" olarak gözükmektedir.

Bir ceza türü olan hapiste, kişinin uslanması amacıyla toplumdan uzaklaştırılıp eğitimden geçirilmesi ve yeniden topluma kazandırılması hedeflenir. Ülkemiz şartlarında izlenen suç ve ceza siyasetinde, kısaca bahsettiğimiz bu hedef ve amaçlardan uzak kaldığımız tartışılmaz bir gerçektir. Hapishaneler suç makinelerini suç işlemekten alıkoymayacağı gibi hapisten çıktıktan sonra da kaldıkları yerden devam edeceklerdir. Hapis cezası bu kişiler üzerinde etki yaratmaz. Bu sebeple bu tip şahıslara verilecek cezalar farklı ve ibret-i alemlik olmalıdır. Bu tip suçlular psikolojik yöntemlerle dahi düzeltilemezler. Çünkü psikolojik tedavi ile netice almanın ilk şartı hastanın bunu arzu etmesidir. Halbuki suç işleme arzusu tamamen kendi iradeleri ile ortaya çıkmaktadır. Batı devletlerinde şeriat hukukunun olmamasını Türkiye’ye medeniyet örneği gibi gösterenler var..Bunlar ciddiye alınacak iddialar değildir. Misal bugün Avrupa Birliği devletlerinde idam cezası yoktur ancak Avrupa’dan çok daha gelişmiş bulunan Amerika Birleşik Devletleri’nde vardır. Buna bakarak kimse kalkıp da ABD’nin çağdışı bir devlet olduğunu söylemez. Lafı dolandırmadan söylemek gerekirse, idam cezası bile Türkiye için gereklidir. İdamın kaldırılmasının medeniyetle, çağdaşlıkla, insan hakları ile ilgisi yoktur. Bu sadece taklîdin ürünüdür. Yasama organı bu durumun farkına varmalıdır.
 Ballar balı Türkiye’mizde güvenle ve huzurla yaşamak dileğiyle…