Ne yapalım, kaderimiz de mi varmış?

Mehmet Toker
Şöyle bir fıkra anlatılır. Zamanın birinde bir çocuk, her türlü yaramazlığı yapar ve babası kendisine hesap sorduğu zaman, bunu kadere bağlarmış. Bir gün bir komşunun camını kırar, akşam komşu babasına şikayete geldiğinde babası: “evladım! komşumuzun camını niye kırdın?” dediğinde; “ne yapayım baba? kaderimde varmış!” Ertesi gün başka bir komşunun su testisini kırar, akşam komşu şikayete gelip, babası: “oğlum! komşunuzun testisini niye kırdın?” diye sorduğunda, “ne yapayım baba? kaderimde varmış!” başka bir gün komşunun ağacının dalını kırar, başka bir gün komşunun hayvanlarına zarar verir, komşularının şikayetleri üzerine babası kendisine: “oğlum, neden yaptın, niçin yaptın?” sorularını yönettiğinde: “ne yapayım baba? kaderimde varmış!” diye cevap verirmiş. Her akşam her akşam komşuların bu yaramaz çocuktan şikayeti üzerine artık, bir gün babanın canına tak eder, çocuk kendi halinde otururken, babası temizinden okkalı bir Osmanlı Tokadını çocuğun suratının ortasına yerleştirir. Canı yanan çocuk, şaşkınlık ve kızgınlıkla: “Baba ne suçum vardı, bana niye vurdun?” der. Bunun üzerine babası:  “ne yapayım evladım, senin kaderinde varmış!” diye cevap verir.
 
İtikadi Mezheplerden Cebriyye’nin görüşünü eleştirmek için anlatılan bu fıkra, Kader konusunda esasen bize çok ibretlik bir ders ve engin bir görüş veriyor.  Bu yazımızda elbette, İslam’ın 1400 yıllık gelişim tarihi boyunca ortaya çıkmış kader konusunda ki  kelâmi tartışmalara girmeyeceğiz. Kaderiyye’nin, Cebriyye’nin, Mutezile’nin görüşlerini art arda sıralayıp aralarında bir yorum, değerlendirme yapacak değiliz. Veya “insanoğlu cüzi iradesi neticesinde,  fiillerini halk mı eder, kesb mi eder, fiillerin yaratıcısı Allah mıdır, insan mıdır?” tartışmalarına girmeyeceğiz. Çünkü bunlar ilmi konulardır, yeri burası değil. Burada üzerinde durmamız gereken husus günümüzde yaşamış olduğunuz bir takım hadisatın, özellikle “doğal afet!?” diye isimlendirilen tabiattaki bir takım hadisatın toplumu ya da bireyleri etkilenmesinde insanoğlunun hiç mi suçu, günahı, sorumluluğu yok? Bu konu üzerinde durmaya çalışacağız.
 
Bundan tam 20 yıl önce 17 Ağustos 1999 da merkez üssü Kocaeli’nin Gölcük ilçesi olan Marmara depreminde resmi kayıtlara göre; 17.480 insanımız hayatını kaybetti, 23.781 kişi yaralandı, 505 kişi sakat kaldı. 285.211 ev, 42.902 iş yeri hasar gördü. Ayrıca 133.683 çöken bina ile yaklaşık 600.000 kişi evsiz kalmıştı.  O dönemde de birtakım kimseler: “Ne yapalım canım, depremi de biz mi yaptık? Allah'tan geldi!” diyerek suçu, günahı, sorumluluğu Allah'a havale edip kendi sorumluluklarını örtbas etmek, babında sözler sarf ettiler. Deprem, Allah'ın takdiri. Ancak, depremde bu kadar can kaybı olmasının sebebi olan, çürük binaları inşa etmek, Allah'ın takdiri mi? Burada kulların sorumluluğu yok mu? Kaldı ki Allah Celle Celalühu, Kuranı Kerim'de Rum Suresi 41. ayeti kerimede "İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Belki akıllarını başlarına alırlar diye yaptıklarının bir kısmı onlara tattırılacaktır" buyuruyor. Deprem, sel, toprak kayması, tsunami gibi tabiatta sünnetullahın bir gereği olarak meydana gelen tabii durumlar, Allah'ın iradesi ile gerçekleşen hadiseler. Ancak yeryüzüne  halife olarak gönderilmiş görevi dünyayı abad etmek, dünyada adaletle hayat sürmek olan insanoğlu kendi sorumluluğundan kaçtığından dolayı, gereken tedbirleri almadığından dolayı bazen tabii hadiseler afet ve felaketlere dönüşebiliyor. Bunu Kemal Yarbaykoç şiirinde  ne güzel özetliyor. “Kader diyemezsin, sen kendin ettin…” 
 
İnsanoğlunun sorumluluğu, Kader zaviyesinden her türlü tedbiri alıp, kendi üzerine düşen görevleri en son raddesine kadar yaptıktan sonra neticeyi Allah'ın iradesine bırakmaktır. Bakınız Japonya'da da depremler oluyor. Japonlar depreme karşı gerekli tedbiri aldığından dolayı deprem kaynaklı ölümler minimum seviyeye inmiş durumda. Ancak, kader açısından, Allah’ın ezeli ilmi ile takdiri gereği, binlerce insanın eceli  o dakika itibariyle gelmişse Allah o insanlara ölüm sebebi olarak tsunami gönderiyor. Tsunamiye de tedbir aldıklarında, binlerce insan yine aynı zaman diliminde eceli gelip vefat edecekse, Allah, nükleer zehirlenmeyi ecele sebep kılıyor. Salgın hastalığı sebep kılıyor vb… Ecelden kaçılmaz. Ancak bizler ecelimizin nerede, ne zaman, ne şekilde olduğunu bilmediğimizden dolayı, gereken tedbirleri almakla mükellefiz. Sorumluyuz.
 
Aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen Marmara depremi bize gerekli tedbirleri almamız konusunda ders verdi mi, yoksa biz hâlâ: “ne yapalım canım, Allah'tan geldi.” diyerek, “kaderimizde varmış!” diyerek bütün sorumluluğu Allah'a atıp sorumluluktan kaçmaya mı çalışıyoruz? Tam 17 Ağustos depreminin 20. yıl dönümünü yaşadığımız günde  İstanbul'dan bir sel felaketi haberi geldi. Yarım saat yağan kuvvetli ve sağnak yağış neticesinde alt geçitler ve yeraltı çarşıları suyla doldu. Bir vatandaşımız hayatını kaybetti, yüzlerce esnaf ve vatandaş maddi zarara uğrayıp mağdur oldu.  Sorumlular çıkıp; “yağmuru ben mi yağdırdım? Ne yapalım Allah'tan geldi” demek kolaycılığına kaçmasınlar. Evet yağmurun yağmasını irade eden ve idare eden Allah'tır. Ancak yeryüzünde imar görevi olan insanoğlu herşeyden önce tabiatla savaşmaktan vazgeçip, tabiata uygun, uyumlu bir biçimde yeryüzünü imar ve inşaa etmesi gerekiyor. Allah,kullanmamız için akıl vermiş. Sorumluların, kuvvetli yağış olabileceğini yapmış olduğu ölçümlerle büyük oranda tahmin eden meteorolojinin uyarılarına kulak verip, gereken tedbirleri alması gerekiyor. Sel olup İstanbul'da şelale ve gölet manzaraları oluştuktan sonra ortaya çıktı ki; mazgal, kanal isale hattı temizliği yapılmamış, yapılması için ihale talebi belediye başkanı tarafından iptal edilmiş. Yağan rahmetin, zahmete dönüşmemesi adına,  belediyenin ilgili birim sorumluları, meteorolojinin uyarılarını dikkate alarak gerekli tedbirleri almamışlar. İnsanoğlu kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeyip, meydana gelen hadisatın bütün sorumluluğunu Allah'a havale ederek, kendisi bu mükellefiyetten sıyrılamaz.
 
Gerek ülkemizde daha önceki tarihlerde meydana gelimiş olan depremler gerek 17 Ağustos depremi ve 99'dan 2019'a gelinceye kadar geçen süre içerisindeki meydana gelen tabii hadiseleri; afet ve felaketlere dönüştüren, insanların kendi elleriyle yaptıkları yanlışlar, almaları gerekirken almadıkları tedbirlerdir. Binaları sağlam zemine, sağlam malzeme kullanarak, uygun kat yüksekliğinde yapması gerekirken; fay hattı üzerine, dere yataklarına, deniz kumu kullanarak, demirden, çimentodan çalarak ve çok kazanma hırsıyla çok katlı binalar yapan insanoğlunun açgözlülüğü, binlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Üzerine düşen tedbirleri alması veya aldırması gereken insanların aymazlığı, insanların maddi ve manevi anlamda mağdur olmasına, zarara uğramasına sebep olmuştur. Bizler kaderimizin ne olduğunu bilmiyoruz ve kader zaviyesinden de 2 kere 2 her zaman 4 etmiyor. Bazen üç ediyor, bazen 5 ediyor. Anvak biz, 2 ile 2'yi çarpmak veya toplamak suretiyle 4'e ulaşmayı dilemek zorundayız. Bazen aldığımız bir dua, verdiğimiz bir sadaka 2 kere 2’yi 5 eder. Bazen girdiğimiz bir kul hakkı, yaptığımız bir yanlış 2 kere 2’yi 3 eder. Neden dört çıkmadı diye hayıflanmak, suçlu aramak, suçu Allah’a havale etmek  yerine; “ne yaptım da 4’e ulaşamadım?” sorusuna cevap aramak insanoğlu açısından daha doğru olacaktır. Tedbir bizden, takdir Allah'tandır. 17 Ağustos depreminde ve ülkemizde meydana gelen 17 Ağustos öncesi ve sonrasındaki bütün depremlerde sellerde, madenlerde, yangınlarda, trafikte, yollarda bir takım kimselerin tedbirsizlikleri ve aymazlıkları yüzünden hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyor ve onların bu kayıplarının bize ders olması gerektiğini bir kez daha ifade ediyorum.
 
Fıkra ile başladık fıkra ile bitirelim.  Bizim Temel, idama mahkum olmuş.Karar uygulanacak. Temel’i darağacına, idam sehpasına çıkarmışlar. Boynuna ipi geçirmişler. Cellat sehpayı tekmelemek için hazır bekliyor.  Hakim sormuş: “Temel, son sözün nedir? Ne demek istersin?  Temel cevap vermiş "Ha bu bana ders olsun!"