O BİR TRUMP

Prof. Dr. Fatih Mehmet Öcal

Global arenada gelişmiş ülkelerin Orta Doğu petrollerine konmak için köpürttükleri Suriye odaklı terör ortamını, yaşam biçimi haline getirme ve normalleştirme çabaları nedeniyle adeta ateş topu haline getirilmesi yetmiyormuş gibi, neredeyse tüm ülkelerin karşı çıktığı Kudüs’ün israil’in başkenti yapılması, dünyanın tümden istikrara kavuşmasını daha da zorlaştırdı. Tüm semavi dinlerin ortak paydası konumundaki Kudüs’ün israilin başkenti yapılması ve sığıntı gibi geldikleri Filistin topraklarının yahudilere peşkeş çekilmesi, “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” atasözü gereği bu topraklara sahip çıkmalarına başta Müslüman ülkelerinin sessiz kalmaları sorunun çıkış noktasıdır. Kişilik olarak agresif ve hırçın bir yapıya sahip olan Trump’ın bu şahsi kişisel özelliği kimsenin umurunda olmazdı, sade bir ABD vatandaşı ve emlakçısı olarak kalsaydı. Ancak bu kişi ABD başkanı olur ve üstelik agresif, hırçın, inatçı ve kavgacı tutumunu uygulamaya koyduğu politikalarına da yansıtırsa, işte o zaman hem ABD hem de tüm dünya için istikrarsızlığın en önemli unsuru haline gelmektedir. Küresel ticaret hacminin tek başına yaklaşık dörtte birini kapsayan en büyük ekonomisini, en kuvvetli askeri gücünü ve ne tür gelişme olursa olsun algı operasyonu yaparak dünya kamuoyunu ABD lehine yönlendirecek kadar etkin yazılı ve görsel bir medyayı arkasına alan Trump, şu an dünyanın huzur ve istikrara kavuşmasındaki en büyük engel konumundadır. En azından yaklaşık üç yıl kadar daha dünya barış ve huzuru için tehdit olmaya devam edeceği görülmektedir. Dünya ölçeğinde Trump ve ABD’si ile, Almanya, İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa Birliği gibi ortak menfaat çıkarlarından dolayı, desteklerin devam edeceği görülmektedir. Kudüs ile ilgili konuda Birleşmiş Milletler toplantısında ret ve çekimser oy veren ülkelere bakıldığında, resim çok daha net olarak anlaşılmaktadır.

ABD’nin öncülüğünde yanlış siyasi kararların baskın olduğu koşullar altında, küresel ekonomiyi istikrarlı bir geleceğin beklediğini kimse iddia edemez. Ülkeleri ekonomik, sosyal ve toplumsal alanlarda kurduğu veya kurdurduğu kurum ve kuruluşlar ile ahtapot gibi kuşatan ABD ve AB ülkelerinin, belirlediği ve yazdığı senaryonun dışına çıkmanın, bir ülkenin bu şartlarda kendi kaderini kendisinin belirlemesinin zorluğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Tam bu noktada Türkiye üzerinden konuya yaklaşıldığında, hoş olmayan ama gerçek olan olgu tüm çıplaklığıyla kendini göstermektedir. Terör örgütlerinin açıktan açığa ABD ve AB ülkeleri tarafından her türlü desteklenmesi nedeniyle, ülkemizin güvenliğinin sağlanması için sınır ötesi harekâta girişilmek zorunda kalması, ekonomimiz ile ilgili uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının siyasi ağırlıklı ve sübjektif değerlendirmeleri, yaklaşan seçimlerde halkın görüşlerini etkilemek niyetiyle ileri sürülen görüşler gibi bir takım atraksiyonların temel nedeni; Türkiye’nin gelişime ve değişime açık genç nüfusa dayalı yüksek kalkınma ve büyüme potansiyelini ortadan kaldırmaktır. ABD ve AB’nin diktiği tarihi geçmişimize ve genimize uymayan elbise, zorla giydirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye için gelişmiş ülkelerin çizdiği ve dayatmaya çalıştığı rota genel hatlarıyla böyledir ve seksen bir milyon olarak görmemiz gereken büyük resim budur. Tabi ki tüm ülke olarak daha az konuşmak, ülkemiz ortak çıkarlarını en üst seviyeye getirmek için birlik olup daha çok çalışmak şartıyla. Değilse örneğin, ekonominin canlandırılması adına bundan önceki reform paketleri gibi, gündeme getirilen ÖTV İndirimi, KDV İndirimi, KGF Paketi ve Çatıya Vergisiz Panel konulması ayrıntı boyutundaki uygulamalardan çıkan sonuçlar, beklentileri karşılamakta yetersiz kalacaktır. Tıpkı ABD ve AB gibi dünyanın gelişmiş ve büyük hacimli ekonomileriyle ilgili açıklanan olumlu verilere rağmen, başta ekonomi öncelikli olmak üzere küresel ölçekte bir türlü huzur ve refah istikrarının sağlanamadığı gibi. ABD-Trump, Almanya-Merkel, netanyahu-israil gibi ülke ve liderleri ile, bunların politikalarını destekleyen AB, Birleşmiş Milletler, NATO, IMF gibi yapıların yaklaşımları ve 7,5 milyarlık dünya nüfusu; haklının değil de güçlüyü destekleme yanlışından dönmediği sürece, huzurlu bir gezegende yaşamamız için daha çok beklememiz gerekecektir.   

          Soru: Ekonomide kısa dönemli başarılar uzun dönemde sürdürülebilir büyümenin habercisi midir? Neden?

          Sözün Gözü: Yalan ve iftiralar ancak bu kadar gerçek gibi söylenir.